5.12.2005
Chelsea Açık Ara, Keane Gitti, Wenger Ayrılıyor Mu?
Ligde değişik neler var onlara bakalım;
1. Sezona müthiş başlayan Charlton tam bir çöküş içinde.
Bir ara 2’liğe kadar tırmanan Charlton, bu hafta kendi sahasında Man City’e 5-2 gibi
farklı bir skorla mağlup olarak, 5 haftadır üst üste yenilmiş oldu. Charlton benzer bir grafiği 2003-2004 sezonunda da sergilemişti. Nedense menajer Curbishley, Charlton’ı orta sınıf takım görüntüsünden bir türlü uzaklaştıramıyor. Tam “oldu” derken, takımı istikrarsız sonuçlar almaya başlıyor. Bu 5 maçın moral bozukluğu daha da alt sıralara düşmelerine neden olabilir.
2. Liverpool ritmini bulmaya başlıyor.
Geçen sezonun Avrupa şampiyonunun sezon başındaki lig performansı herkesi hayrete
düşürmüştü. Ama Benitez takımı iyi toparladı; son 5 haftadır gol yemeden kazanmak İngiltere’de kolay değil. Özellikle bu hafta sezonun flaş takımı Wigan karşısında oynadıkları oyun tek kelimeyle mükemmeldi. Savunmaları kusursuz işledi, 2 metrelik yeni sırıkları Peter Crouch ise çok iyi oynadı, 2 gol atarak gol orucunu bozdu. Gerrard ise yine muhteşemdi. Şampiyonlar Ligi’nde de emin adımlarla yol alıyorlar. Benitez, Liverpool’a tam ısındığında gerçekten tartışmasız bir süpergüç olabilirler. Gerrard ve Xabi Alonso destekli Finnan-Carragher-Hyppia-Riise savunma bloğu gerçekten çok iyi işliyor. Genç İspanyol kaleci Reina fena değil, Luis Garcia’nın ne zaman ne yapacağı belli olmaz. Kewell, Cisse ve Morientes ise kendi standartlarının çok altında oynuyorlar. Ancak şu anda lider Chelsea’yle aralarında 12 puan fark var ve önünüzdeki takım Chelsea ise bu farkın uzun vadede bile kapanması hayal. Tahminen, Rafa, lig şampiyonluğu mücadelesini rölantiye alıp ilk 4’e girmeyi deneyecek ve asıl gücünü yine Şampiyonlar Ligi’ne saklayacak. Bu haftaki Chelsea – Liverpool maçını sabırsızıkla bekliyoruz.
3. Everton geliyor mu?
Sezona feci başlamışlardı. Bir ara sonunculuğa demir attılar. Ancak son haftalarda bırakın
sadece toparlanmayı, müthiş futbol oynamaktalar. David Moyes’ın bu sene yeniden yapılandırdığı Everton’da taşlar yerine oturmaya mı başlıyor ne? Yobo defansta ve orta sahada gayet başarılı oynuyor. Moyes, orta sahanın ortasında fizik gücü yetmeyen Arteta’dan harika bir sağ kanat yaratmış. Cahill, Hibbert ve Davies yine çok koşuyorlar. Ancak takıma en büyük pozitif etkiyi, ara transferde gelen van der Meyde yapmış. Gravesen sonrası hissedilen yaratıcı beyin rolünü çok iyi üstlenmiş. Bir önemli artı daha: geçen sezon kayıpları oynayan büyük potansiyel McFadden son haftalarda ilk 11’in değişmez adamı ve forvette etkileyici performanslar sergiliyor. Bent ve Beattie ise ne yazık ki hala gol kaçırma yarışındalar. Bu hafta Blackburn gibi zor bir deplasmandan 2-0 galip ayrılan Everton, küme düşme hattını zaten hak etmiyordu. UEFA’yı yakalayabilirler mi işte orasını bilemem.
Ligdeki diğer takımların performanslarına gelince: Arsenal, Man Utd, Tottenham ve Newcastle aynı viteste devam ediyorlar. Bir bakıyorsun 3 maçlık galibiyet serisi, ama ardından sürpriz bir mağlubiyet. Bolton, Man City, Middlesborough ise ayrı birer alem. Gerçekten çok heyecanlı futbol oynuyorlar ancak UEFA’nın üstünü zorlayamazlar. Ligin yeni takımları Wigan ve West Ham’ın alkışa değer mücadeleleri ise tam gaz sürüyor. Bence galibiyet yüzü bir türlü göremeyen Sunderland bu sene kesin küme düşecek; bahisçi olsam kimle oynuyorlarsa her hafta aralıksız yatırırdım. Birmingham da acaip gidici gözükmekte. Küme düşen 3. takım ya WBA ya da Portsmouth olur gibime geliyor. Zaten Harry Redknapp’ın Portsmouth’tan kovulacağı konuşuluyor.
Bir efsanenin sonu: Roy Keane Man United’dan ayrıldı:
Bu adam gerçekten efsane olmayı hak ediyor. Altyapıdan yetişti, kariyeri boyunca sadece Şeytanlar için ter döktü. Kazanılan onca lig şampiyonluğu, FA Kupası ve Lig Kupaları, ve Şampiyonlar Ligi şampiyonluğunda hep o vardı. Schmeichel’dan devraldığı kaptanlık bandını hakkıyla uzun yıllar taşıdı. Ancak son iki senedir yaş kemale ermişti, bir türlü o eski dinamizmini sergileyemiyordu orta sahanın ortasında. Ferguson’ın mentalite bakımından sahada en güvendiği isimdi, sağ koluydu. Ancak aşırı sinirli yapısı nedeniyle özellikle takımdaki yeni jenerasyonla sık sık kavga ettiği biliniyordu. Beckham’ın United’dan gidişini hazırlayan “kaş yarılma” skandalında bariz bir şekilde Ferguson’ın yanında yer almıştı, Kleberson, Miller ve Fletcher’ın üzerinde bütün kaptanlık egosunu tatmin etmişti. Zaten sahada da isteneni veremeyen kızgın İrlandalı’nın genç oyuncularla yaşadığı sorunlar artık o kadar yüz üstüne çıkmıştı ki, en güvendiği kale Ferguson bile ona sırtını döndü. Sonuç olarak kaptanın sözleşmesi karşılıklı feshedildi. Kendisi şu anda free agent ve Sam Allardyce onu Bolton’a şiddetli bir şekilde istiyor. Kırgın yıldızlar kolonisi Bolton’a yakışır diyorum.
Arsene gidici mi?
İsmi (Arsene-Arsenal), tavırları ve yönetimiyle Arsenal’le özdeşleşmiş teknik adam Wenger’in geçtiğimiz hafta Japon Futbol Federasyonu yetkilileriyle görüşmesi Londra’da bomba etkisi yarattı. Bilindiği gibi, Wenger, Monaco kariyeri sonrası Japonya’da Grampus’ü çalıştırmış, ve Japon milli takımının bir hiçken bugünlere gelmesinde yetiştirdiği oyuncularla önemli pay sahibi olmuştu. Hatta Japon Ligi’ni bırakıp Arsenal’e imza attığında kendisinin Japonya’dan geliyor oluşu, arsız İngiliz tabloid basınında “ARSENE WHO?” gibi manşetlerin atılmasına sebep olmuş, bu manşetleri yazan kişiler ilk sezon sonunda elde edilen şampiyonluk ve o zamandan bugüne Arsenal’in Premier Ligde elde ettiği en kötü derecenin 2.’lik olması gerçeği karşısında susmak zorunda kalmışlardı. Yetmiyormuş gibi Wenger, dünyaya Henry, Vieira, Pires, Wiltord, Reyes, Fabregas, Cole, Ljungberg, van Persie, Touré gibi sayısısz yıldız armağan etmeye devam etmişti.
Wenger, basına verdiği demeçte Japonya’yı 2006 Dünya Kupası’nda çalıştırmayı çok istediğini belirtti. Ancak burada kritik soru şu: Arsenal’i bırakacak mı? Guus Hiddink modelini uygulaması mümkün; bilindiği üzere Hiddink, şu anda hem PSV’nin hem de Avustralya’nın hocası. Ancak ne Arsenal PSV kadar liberal bir camia (İngiltere’de futbol o kadar hayati bir mesele ki teknik adamın milli takımla paylaşılması hoş karşılanmayabilir), ne de Japonya’nın futbola verdiği değer Avustralya kadar az değil (ulusal gururu abartı olan Japonlar’ın milli takımını çalıştırmakla en popüler sporu rugby olan Avustralya’yı çalıştırmak bir değil). Bütün bunların üzerine, Wenger’in de kesin bir açıklama yapmaktan sürekli çekinmesi, Arsenal’in kötü lig performansı ve Henry’nin Barcelona’ya gideceği dedikodularıyla birleşince kuruntular hat safhaya çıkıyor. Tahminim, Wenger’in çok sevdiği Arsenal’inden ayrılmayacağıdır. Her şeyden önce yeni Emirates Stadyumu’nda birkaç maç oynamadan gitmezJ. Bir de, FIFA’nın oyun kuralları değişiklikleri konusunda bile ilk danışılan insan olması nedeniyle karizması hat safhada olan bir futbol adamı olduğundan, bu ikili görev konusunda insanların kendisini daha hoşgörüyle karşılayacağına inanıyorum.
29.11.2005
Sizin Hiç Takımınız Küme Düştü Mü?
Benim bir kere düştü, kör oldum.
Takımımdan ummazdım bunu…
Yazının yazılış amacı hayatımızda hak ettiğinden fazla yer tutan futbolun hayatımızı ne kadar etkilediğini anlayabilmektir.
Yazının başındaki dörtlük futbolun karşılaştırıldığı varlık açısından belki yanlış ama bu kadar ileri gidildiğini göstermek açısından bir o kadar da çarpıcı. Hayatımızın öyle bir yerindeki futbol artık babamızdan çok Drogba’yı görebiliyoruz. Pazartesi gününe nasıl başlayacağımızı hafta sonunda takımımızın oynayacağı maç belirliyor. Yüzümüzün gülmesi ya da sirke satması santrforumuzun ayaklarının ucunda. Futbol artık bizim hayatımızı yönetiyor. Hafta sonları iddia programındaki ilk maçın başlama saatine göre uyanacağımız saat şekilleniyor. Kredi kartları borçları ile programdaki oranlar denk getirilmeye çalışılıyor. Futbol artık iliklerimize kadar işleyen bir kanser gibi. Ondan uzak kalmak krize sokabiliyor insanları. Allah futbolu sevmeyenlere kolaylık versin çünkü bu insanlar Pazar günü televizyonda izleyecek program bulamıyorlar.
Futbol hayatımızda öyle bir yer işgal ediyor ki, şubat ayı ve yazın (eğer dünya kupası, Avrupa şampiyonası gibi bir organizasyon yoksa) yapacak iş bulamayan insanlar haline geliyoruz. Elinden oyuncağı alınmış çocuklara dönüyoruz o zamanlar.
Artık futbol kendimizi ifade etme aracı oluyor. Kendisini tanıtmaya X takımlıyım diye başlıyor insanlar. Ya da hiçbir sivil toplum örgütüne üye olmayan yüzbinler varken, genç Fenerbahçeliler veya ultraaslan’a üye olmayan genç insan sayısı yok denecek kadar az. Artık bir ifade biçimi futbol.
Normal hayatında silik karakterli olan bir insan tribünde aslan kesilebiliyor mesela.Toplum maruz kaldığı haksızlıklar karşısında çok geç örgütlenirken, ülkemize gelmemesi söz konusu olan bir takım için esnafımız hemen bir yerlerden o ülkeye ait beyaz eşyalardan ufak çapta bir yangın çıkartabiliyor. Halbuki biz şairin dediği gibi “gocuklu celep kaldırdı mıydı sopasını katılıveririz sürüye”, ve bu sosyal ortamda da bu huyumuzdan vazgeçmiyoruz. İnsanlar tribünlerde onbinleri tek ses haline getirip tek bir amaç uğruna toplayabiliyor. Yönetilmeye en az tepki gösterdiğimiz yerler takımımızın maçlarını oynadığı tribünler. Gıkımız çıkmaz orda. Her denileni yaparız. Küfür et oğlum, ederiz; sahaya konfeti at oğlum atarız. Feyenord maçında Galatasaray’a sövmenin anlamsızlığını herkes bilir ama Saraçoğlu’nda onbinler bunu bağıra çağıra yapıyordu. 60 bin kişinin küfür edebileceği ve kimsenin bunu garipsemeyeceği başka bir yer var mı sizin bildiğiniz…
Orası bambaşka bir sosyal ortam, orada sizi çevreleyen sorunlar yok, orda patron yok, orda kayınvalide yok. Herkes sizin gibi düşünüyor, herkesin aynı fikirde olabileceği nadir yerlerden biri. Oradaki insanlara sıfırdan, hiç kullanılmamış bir hayat veriyor futbol ve o insanlar da bu hayatı gerçek hayattan daha çok seviyor.
Futbol sizi hiç terk etmeyecek bir sevgili, sizi hep sevecek, elinizi hiç bırakmayacak. Nankörlük yok, aldatma yok. Böyle bir sevgilinin hayatımızda karşımıza çıkma olasılığını düşündüğümüz zaman ne duruyoruz, sevelim takımınızı!!!
O kadar çok insan tanıyorum ki sadece futbol konuştuğu zamanlar nefes aldığının farkında olan ve sadece o zamanlar yaşadığından benim de haberim olan. Coğrafya bilgisi Avrupa futbolundaki takımlar ile şekillenen. Cebindeki üç beş kuruşu takımının ürünlerine harcayan, digitürk elde edebilmek için karısı veya ailesi ile cihat içinde olan, kombine kartı olan arkadaşının hafta sonu şehir dışına çıkmasını dört gözle bekleyen. Futbol sen nelere kadirsin…
Hayatımızda bu kadar önemli olan bir olgunun aslında sadece bir oyun olduğunu ve hayatımızda daha önemli bir çok şeyin olduğunu bize kim ne zaman hatırlatacak peki. 75 yaşında takımımızın maçında kalp krizi geçirdikten sonra başucumuzdaki sandalyede oturan ailenin en genç üyesi mi ? Tamam bende biliyorum futbol sadece bir oyun değil bir çok şey var bu sektörün içinde, her şeyden önce bu bir endüstri, bu asla sadece futbol değil ama bizim hayatımızda bu kadar ön planda olmayı da hak ediyor mu bu melet. Alkol, sigara, esrar gibi bir bağımlılık haline geldi bu oyun. 18 yaşın altındakilere hayatın sadece bu oyundan ibaret olmadığını göstermek için kampanyalar yapmak gerekecek yakında.”Gençlerimizin uefa kupasından başka övünecek şeyleri de olmalı”. Bu ülkenin futbola yorulan beyinlere daha başka yerlerde ihtiyacı var gibi geliyor.
İlk defa iki taşın arasından topu geçirmeye çalışan topluluk bilmeden hayatımıza nurtopu gibi bir problem sokmuş ve o zamandan beri dünya nüfusunun yarısına yakınının hayatında bu sorun var. Fakat birileri bize bu dünyada sadece bir hayatımız olduğunu ve bununda futbol denen oyundan çok daha kıymetli olduğunu hatırlatmalı. Çünkü 90 dakikalar bitip gidiyor ve yeni bir 90 dakika rahatlıkla bulunabilir ama bizim hayat dediğimiz şey çok pahalı ve herkese bir tane veriliyor!!!
Yazının başındaki şiir Cemal Süreyya’nın Sizin Hiç Babanız Öldü mü?, “Gocuklu Celep” Nazım Hikmet’in “Dünya’nın en tuhaf mahluku” şiirlerinden alıntılardır.Gençlerin Uefa kupasından başka övünecek şeyleri de olmalı Cezanın şarkısından alıntılardır.
Almanlar ve İspanyollar
Bir Alman takımının UEFA Kupası’ndaki son zaferi 1996-97 sezonunda Schalke’yle.. Hani ikinci turda, 0-1’in rövanşında Trabzonspor’la Trabzon’da ilginç bir maç sonunda 3-3 berabere kalıp turu geçtikleri sezon. Daha iyi hatırlamak için, Beşiktaş’ın Rasim Kara yönetiminde 1-3’lük deplasman yenilgisinin rövanşında Valencia karşısında erken gol de bulmasına rağmen kronik rahatsızlığı üzere, ne olduğunu anlamadan iki gol yiyip maçı 2-2 berabere tamamlayarak üçüncü turda elendiği sezon. Sezon, bu kupanın finalinin iki ayaklı oynandığı son sezon ve Schalke evinde 1-0 mağlup ettiği Inter’e deplasmanda 1-0 mağlup olup, kupayı penaltı atışlarıyla rahat bir şekilde kazanıyor (Penaltılarda rahat bir şekilde kazanmak!.. Ancak o dönemin bir İtalyan takımıyla, o dönemin bir Alman takımının karşı karşıya gelmesinin mümkün kılabileceği bir durum).
Bir önceki sezon da kupayı Bayern’in kazandığını ve Almanlar’ın kupaya iki senelik bir ambargo koyduğunu bir kenara bırakırsak, bu kupada bir önceki Alman zaferi taa 1980’de Frankfurt’la..
İspanyollar’ın son zaferi daha yakın; iki sezon evvel Valencia kazandı kupayı.. İşin içinde biz yok muyuz? Elbette varız.. Valencia üçüncü turda, Şampiyonlar Ligi’nden gelen Beşiktaş’ı kendi evinde 3-2, İstanbul’da da 2-0 yenerek (Bu da bir başka kronik rahatsızlık mahsülü); dördüncü turda da Ersun Yanal’ın Gençlerbirliği’ni Ankara’da 1-0 yenilmesine rağmen kendi evinde uzatmalarda hak getire 2-0 yenerek eledi… Finalde de maçın yarısını bir kişi eksik oynayan ama o yarıyı bir kişi fazla da oynasa kar etmeyecek Marseille’yı, ilk yarının son anlarında sözkonusu kırmızı kartla açılan perde sonrası 2-0 yenerek kupaya uzandı.
İspanyollar’ın bir önceki zaferine gidersek, Real Madrid’in 1985 ve 1986’daki double ile iki sezonluk bireysel ambargosunu görüyoruz.
Kupanın daha daha geçmişinde bu iki ülke takımlarından Almanlar İspanyollara nazaran daha başarılı.. Zaten o dönemlerde Alman Milli Takımı da başarılı. Ama bu durum kıyas halinde geçerli mi dersek, değil. Zira İspanyollar, Milli Takımlar seviyesinde hiçbir zaman yeterli düzeyde başarılı olamadı.
Ne zaman UEFA Kupası üzerine genel bir değerlendirme yapmaya kalksam konuyu getirdiğim yere geleceğim yine; hiç heveslenmeyin, bu abukluğu yad etmekten kurtuluş yok, çünkü kupa bu abukluk üzerine kurulu..
Avrupa’nın en elit liglerini (Alfabetik yazıyorum) Almanya, İngiltere, İspanya ve İtalya olarak alalım ve bu liglerde geçen sezonu bitiriş yerlerine göre ilk üçer takımı sırayla yazalım: Almanya’da Bayern, Schalke ve Bremen; İngiltere’de Chelsea, Arsenal ve Manchester; İspanya’da Barcelona, Real Madrid ve Villarreal (Villarreal deyip geçmeyin, son birkaç sezondur hem ligde iyiler hem de Avrupa’da); İtalya’da Juventus, Milan ve Inter…
Şimdi, şampiyonları bir kenara koyup diğer sekiz takımın mücadele ettiği bir UEFA Kupası hayal edin.. Ya da etmeyin, boşverin.. Bu kupa Palermo, Espanyol, Bolton, Stuttgart vs. gibilerinin takımı formda tutmak için bir araç olarak görüp hiç ehemniyet vermediği; arada CSKA, Porto, Galatasaray, (Ve en kötü zamanlarında) Feyenoord ve Parma gibi takımların kazanıp bayram ettiği ve akabinde de battığı bir Perşembe günü maç trafiği olsun.
Üç ilginç bir sayı.. En basitinden ıssız bir adaya düşerseniz yanınızada üç şey götürürsünüz; iki şey götürürseniz yetmez, dördüncü şey sizin için lükstür. Ya da cinler ve ak sakallı dedeler karşılarına çıktıkları insanların üç dileğini yerine getirirler..
O zaman ben de işimi “ciddiyetle” yapmak adına Alman ve İspanyol takımları bu kupada son üç sezonda neler yapmış ona bakayım..
2002-03 sezonunda kupaya üç takımla başlayan Almanlar son sekize takım sokamazken, yine üç takımla başlayan İspanyollar’ın dördüncü takımı Malaga (Bildiniz, İntertoto’dan gelme) çeyrek finalde penaltılarla Boavista’ya elendi.. Sezon, Beşiktaş’ın çeyrek final oynayıp Lazio’ya elendiği ve kupayı, Rıza Çalımbay’ın Denizlispor’unu dördüncü turun ikinci maçında topa tutan (2-2’nin rövanşında 1-6) Maurinho’nun Porto’sunun kazandığı sezondur.
2003-04 sezonunda Almanlar kupaya biri İntertoto’dan gelme beş takımla başlarken bunların üçü birinci turda, kalan ikisi de ikinci turda elendi. İspanyollar ise , yine biri İntertoto’dan gelme dört takımla başladıkları kupada dördüncü tura kadar kayıpsız geldiler ve son dörde soktukları iki takım olan Valencia ile Villarreal birbiriyle eşleşti, kupayı da Valencia kazandı.. Sezon, Valencia’nın üçüncü turda Beşiktaş’ı, dördüncü turda da kılpayı Gençlerbirliği’ni elediği sezondur, yukarıda da bahsettik.
Geldik geçen sezona; bu sezonda UEFA, kupayı güzelleştirmek ve kurtarmak gayesiyle yarı-grup sistemini hayata geçiriyor, hatırlayalım, hani bizim Federasyon’un da sanki bu şekilde UEFA Kupası kurtulmuş ve güzelleşmiş gibi, Türkiye Kupası’na aynı gayelerle örnek aldığı sistem..
Kupaya, biri yine ve yine İntertoto’dan gelme üç takımla başlayan Almanlar, bunlardan birini birinci turda, kalan ikisini de grup maçları sonrasındaki turda kaybetti. İspanyolların başlangıçtaki biri İntertoto’dan gelme dört takımı kayıpsız bir şekilde ve hatta Şampiyonlar Ligi’nden gelme Valencia’nın da katılımıyla son 32’ye kaldı ama ikisi bu turda, ikisi bir sonraki turda, kalan Villarreal de çeyrek finalde elendi.
Görüldüğü üzere kendi liglerindeki mücadelelerini ağzımız açık izlediğimiz Alman ve İspanyol takımları, Valencia’yı istisna tutarsak, son dönemde UEFA Kupası’nda bizim takımlarımızdan daha başarılı değiller. Valencia’yı hem öyle, hem de böyle istisna tutalım derim, zira bu kupayı beş yıllık altın dönemleri içinde kazandılar ve bu dönemde kazandıkları diğer başarılar arasında iki Şampiyonlar Ligi finali ile iki lig şampiyonluğu da var. Yani Valencia, diğerleriyle kıyaslandığında birinci sınıf bir takım.
Gelgelelim bu sezona..
Almanlar kupaya, İntertoto’dan gelen Hamburg ile bareber beş takımlı bir başlangıç yaptılar. Bunlardan Kupa şampiyonu kontejanından Mainz, Sevilla’ya (Deplasmandaki 0-0’ın rövanşında içerde 0-2 yenilerek), Leverkusen de CSKA Sofia’ya (0-1 ve 0-1) elenerek kupaya birinci turda veda etti.
Kalanlardan Hamburg A grubuna Leverkusen’i eleyen CSKA’yı deplasmanda yenerek başladı. Sonrasında içerde Viking’i yenip dışarda Monaco’ya mağlup oldu. Grupta 6 puanla lider ve son maçı içerde Slavia ile. Bir mucize olmazsa gruptan şimdiden çıkmış görünüyor. Geçen sezonu kendi liginde bol kazanıp bol kaybederek, içerde iyi dışarda kötü bir grafikle sekizinci bitiren Hamburg, bu sezon ligde erken kopan Bayern’in arkasında Bremen ile beraber başaltını oluşturucaklar gibi (Liginizde bir Bayern varsa, başaltı seviyesi ikinci üçüncü sıraya çıkıyor, pardon Can Evren, başaltı nedir ben de tam bilmiyorum ama kullanmış bulundum).. Elalem tatildeyken İntertoto Kupası’yla başladıkları sezonda duraklamaları da erken oldu. Şimdilerde yine içerde kazanıp dışarda kaybeden hallerine geri döndüler ama her ikisinde de geçen yılkı ortalamalardan daha iyiler. Bozulmadan gelecek ufak da olsa bir atak, Hamburg’u bu kupada iyi yerlere getirebilir. Dahası bu takımın bir de yıldızı var: Van der Vaart.
Yıldıray’lı Hertha’nın yer aldığı C grubunda çok ilginç bir tablo var: Açılışta Steau Lens’i yendi, sonrasında da önüne gelen Halmstad’ı.. Diğer maçlar da berabere bitince dört takım dörder puanla diziliverdi. Hertha’nın Sampdoria ile dışarda, Steau ile içerde iki maçı var. Diğer rakiplerin de benzer şekilde maçları olduğu düşünülürse, iki maçta gelecek bir galibiyet yetmeyip iş averaja kalabilir ve Hertha kupaya erken veda edebilir, herhangi bir şekilde turu geçip daha üst sıralarda da yer alabilir. Bundesliga’da geçen sezon iyi ve istikrarlıydılar, bu sezon da öyleler. Bu özellikleriyle Hertha üzerinde fazla durulmayası bir takım. İşin garibi de bu kupanın tam da bu tür takımlara göre oluşu..
Son birkaç yılın iyi takımlarından Stuttgart bu sezon kendi liginde sırtını beraberliğe dayamış gidiyor (3 galibiyet, 2 mağlubiyet, 8 beraberlik). Her iki kulvarda da dışarda iyi, içerde berbatlar (Bundesliga’da aldıkları iki mağlubiyet de iç sahada, üç galibiyet de dış sahada, dahası UEFA’da içerde oynadıkları tek maçı kaybedip dışarda oynadıkları iki maçı da kazandılar). Kuranyi’nin gidişi takımı etkilemiş görünüyor, Stuttgart kolay gol yemiyor ama atarken de zorlanıyor (Bir İtalyan’dan daha ne beklenir?). Yer aldıkları G grubunda bir sorunları yok; Rapid ve Shaktar ile birlikte gruptan çıktılar denilebilir ama eleme turları başlayınca bu üretkenlik problemiyle nereye kadar giderler, o ayrı..
Bakalım İspanyollar ne alemde:
İspanyollar’ın UEFA Kupası macerası (İntertoto finalinde kaybeden Deportivo ve Valencia’nın da gelmesiyle beş olabilecekken) üç takımla başladı ve onların da biri gitti (Kupa kontejanından Osasuna) ikisi kaldı (Şu bizim Sevilla ile Teplice’i dışarda 1-1, içerde 2-0’la geçen Espanyol)..
Her sezon böyle bir takım çıkartan La Liga’nın geçen seneki flaşı olan Espanyol, UEFA Kupası’nda B grubunda.. Grup maçlarına L. Moskova deplasmanından galibiyetle dönerek başladılar ve grubun derbisinde iç sahada Palermo ile barebare kaldılar. Kalan maçlardan biri kendi sahasında aslan kesilen Brondby ile deplasmanda olsa da, son maç içerde grubun küçüğü Maccabi ile. Yani gruptan çıkmak kolay ama Espanyol’un bu sezonki düşüşü Avrupa’ya yansımaz demek zor.
Sevilla ise malum Beşiktaş ile aynı grupta.. Birinci turda Mainz’i nasıl eledikleri, geçen yazılardan birinde ve bu yazının yukarılarında bir yerde konumuz oldu.
Bu sezon bambaşka bir takım olan Sevilla; şu ana kadar ligdeki konum itibarıyle çok farklı gözükmese de (Civar takımlar ile puan farkının azlığını hesaba katalım ama) yenilenen orta saha ve hücum bloğu, ve dahi Ramos’un gidişine karşılık farklı bir stratejiyle telafi edilen savunma anlayışı sayesinde takım ve oynanan futbol çok değişmiş; prese dayalı iyi savunma yapan ve kolay gol yemeyen bir takım yaratmışlar. Yukarıda benzer noktalardan eleştirdiğim Stuttgart’dan ayrıldıkları nokta, iç sahada gol bulmakta o kadar zorluk çekmiyor olmaları.
İstikrar bu kupada bir anlam ifade ediyorsa eğer, Sevilla’yı iyi işler yapacak takımlar listesine dahil etmek lazım.. Ayrıca Sevilla’nın oyun anlayışı, bu kupadaki geçmiş başarı örneklerine bakarsak, mevcut ve Şampiyonlar Ligi’nden gelecek babayiğitlere rahatlıkla meydan okuyabilecek şekilde kurgulu..
22.11.2005
Göze Batanlar
Daha önceki bir yazıda, Şampiyonlar Ligi’nden 3. olup elenerek UEFA Kupası’na katılacak takımlar gelmeden yorum yapmanın anlamsız olduğunu savunmuştum. Bu 8 takımın belirleyiciliğini yanlış algılamamak gerek. Genellikle gelip kupayı kazanıyorlar diyemeyiz (Genellikle kazanamıyorlar, hatta genellikle ilk 4’deki oranları da düşük) ve UEFA Kupası’nda mücadele eden takımlardan daha üstdüzey olduklarını da… Oradan Betis gelecekse burada Sevilla var, oradan Udinese gelecekse burada Roma var; ya da örnekler çoğaltılabilir. Ama fizik olarak iyi, moral olarak kötü sayılabilecek bir şekilde gelip dengeleri değiştirdiklerini kabul etmek gerek.
UEFA Kupası’ndan bu sezon farklı tatlar beklememizi sağlayacak birkaç madde vardı yine de…
Mesela Roma’yı, uçan kuşa tekme atılan Serie A’nın dışında bir organizasyonda izleyecek olmak; Totti’yi, Cassano’yu, vesaireyi, yani Serie A’da senelerdir büyük transferini bekleyip “idare eden” bir dolu yeteneği, belki burada işi biraz ciddiye alırlar beklentisiyle ve farklı bir gözle izleyecek olmak…
İki çizgi dışı İngiliz takımının (Bolton ve M’brough), yıllardır süren bir geleneği, İngilizlerin ülke dışında hiçbir şey yapamaması sorununu aşıp aşamayacağına şahitlik etmek…
Son birkaç yılda Avrupa’da yükseliş içerisinde olan Fransızların, hem de 4 temsilciyle bunu devam ettirip ettiremeyeceklerini görmek (Strasbourg, Marseille, Lens, Rennes)…
Portekiz’in dördüncü bir takımı var mıymış (Guimares) öğrenmek…
Kulüp bazında bir temsilcisiyle geçen sezon bu kupayı alarak sükse yapan, Milli bazda bir başka temsilcisi de Dünya Kupası elemelerinde bizi bozguna uğratan Kuzey Avrupa futbolunun, kısmen akrabalığımız da bulunan yeni fenomenini (Zenit değil elbet, Shaktar) desteklemek…
(Bu listeye Almanlar ve İspanyolları katmıyorum, zira onlar biraz farklı)
Ama, bu ve benzeri beklentilerimizin önüne çekilen bir engeli de tartışmaya açmakta fayda var:
Geçtiğimiz sezon Şampiyonlar Ligi’ni kazanan Liverpool ile UEFA Kupası’nı kazanan CSKA’nın, birbirine şaşılacak derecede benzeyen biraz ürkek, biraz mütevazi, ama can yakan futbolları pek dikkat çekici.. Bu yüzden midir; herhangi bir maçta, herhangi bir grupta, herhangi bir organizasyonda favoriler işi rölantide yürütmeyi, kendilerine topluca meydan okuyan bu mütevaziler güruhuna gitgide benzemeyi ve onları bireysel yetenek farkıyla safdışı bırakmayı yöntem olarak tercih ediyorlar?
Belki de, ölümünün onuncu yılında Heleno Herrera’nın laneti, hayatında hakettiğini düşünüp görmediği ilgi nispetinde sahnede..
Çok üstü kapalı olduysa şöyle özetleyelim: Herrera’nın 60’larda dünya futboluna empoze ettiği Catenaccio yüzünden küçük takımlarla başa çıkamaz hale gelen büyükler, Hollandalılar’ın 70’lerdeki Total Futbol devrimine kadar, gitgide onları taklit etmeye başlamışlardı.. Bu yıllarda dünya üzerinde oynanan futbol da (Brezilyalılar ve Arjantinliler’inki dahi) halen hatırlanıp hatırlanıp eleştirilir.
Gerçekten de son yıllarda uluslararası arenada oynanan futbol, 60’lardakine benzer bir yönde ilerliyor.
O yıllarda sahne alıp bir buçuk Dünya Kupası (70 ve azıcık 74) gören fakat yerel lig bazında İtalya ve İspanya dışında yayılma şansı bulamadan Holandalılar tarafından temizlenen, rakibi oynatmama temelli Catenaccio virüsü (Total Futbol’un ilk yerel yayılma alanları da İspanya ve İtalya’ydı, bir bakıma temizlenmesi kolay oldu), 90’lardan itibaren kendini ufak ufak gösterse de, önce Fransızlar, sonra da Brezilyalılar tarafından başarısız kılınmak suretiyle unutturuldu.
Şu örnekleri kendi kendimize inceleyelim: Son Serie A şampiyonu Juventus, Son Şampiyonlar Ligi şampiyonu Liverpool, son UEFA Kupası şampiyonu CSKA Moskova, 2001 / 02 ve 2003 / 04 İspanya Şampiyonu Valencia…
(Parantezi görüp çekinmene gerek yok Oben, senden değil Maurinho’dan bahsedeceğim; onun durumu biraz farklı, gerçi Valencia’nın ikinci şampiyonluğu ve kazandığı UEFA Kupası’nda da durum biraz farklı, şöyle ki bunlar temelde oynatmama değil oynama mantığıyla hareket ediyorlar, diyeceğim Porto ve Chelsea’yi bu sınıfa katmayalım ama Benitez yönetimindeki Valencia dahil olsun)
Bu yukarıdaki örneklerin mantığıyla hareket eden takımlar Şampiyonlar Ligi’nde daha fazla ismen büyük takım bulunduğundan, daha fazla çekingenler ve esas sahneleri şimdilik bizim konumuz olan UEFA Kupası.. Lakin oraya sıçramaları da uzun sürmeyecek gibi. Bunu destekleyen bir başka unsur da Chelsea’yi yanlış yönden taklit edecek takımlar silsilesi.
Daha fazla öngörüde bulunmadan meseleyi asıl vitrin olan Dünya Kupası’na endeksleyelim. Çünkü futbol ekollerinin daha rahat yayılmak için ihtiyaç duyduğu reklam en iyi bu vitrinden yapılabiliyor. Yani bir şeyler değişecek veya temizlenecekse bunun miladı önümüzdeki yılın ortaları olacak gibi.
Konumuza dönersek:
Şimdi elimizde iki kutuptan iki örnek var; mütevaziler sınıfından (Luce’nin sevdiği bir rol) Shaktar ve kalbur üstünden Roma; ya da sizin atfedeceğiniz diğer örnekler..
Keşke Şampiyonlar Ligi’nden kimse gelmese de bu mücadeleyi daha detaylı inceleyebilme şansımız olsa..
Milli takımlarından da belli ki, Ukraynalıların ihtiycı olan şey, onları modern futbola göre yönlendirecek bir Neo-Lobanovski. Ama bu isim Lucescu olursa işler biraz değişip yukarıda bahsettiğimiz noktaya geliyor. Elindeki sihirli değneğiyle (Özgüven meseleleri) Shaktar’ı Ukrayna futbolunun zirvesine yerleştiren Luce için, Galatasaray ve Beşiktaş’ta olduğundan daha gerçekçi bir hedef var şimdi; zira elinde bilenmeye daha müsait futbolcular var (Olmalı).. Ve bu kupa, bu hedef için gayet müsait, hem yapısı, hem geçmiş örnekleri bakımından…
Roma ise Capello’nun anti-futbolunun izlerinden yeni yeni sıyrılabiliyor (Bkz. Totti’nin haftasonu oynanacak Roma – Juve maçı öncesi Capello ile ilgili açıklamaları). Bunda herhalde Capello’nun takıma son on yıllarda yegane başarı tattıran kişi olmasının payı vardır.
Kariyeri çok parlak olmasa da, Udinese’de yaptıklarından çıkardığımız netice, Spalletti’nin Roma’nın zengin bölgesi olan ofansif oyunculardan farklı bir biçimde faydalanma yoluna gideceği.
Eğer Roma yönetimi, Capello sonrası hiçbir teknik adama tanımadığı şansı Spalletti’ye tanır ve takım Capello’nun bıraktığı izlerden dağınık olarak kurtulmaya devam etmek yerine disiplinli ve sistemli olarak sıyrılabilirse, birkaç yıl daha Serie A’da değil belki ama, bu yıl UEFA Kupası’nda Roma en büyük favori.
18.11.2005
Bundesliga'da Neler Oluyor - 2: Başaltı Takımları. Ne Demekse!
İlk olarak Dortmund geliyor. Ligde üçüncü, dördüncü olabileceğinden değil tabi. Bundesliga’nın tarihine, kulübün gerçek anlamdaki gücüne(bunun başında taraftar gelir) bakarak bir değerlendirme yapsam, Dortmund’u 2. seviyeye koymak büyük bir ayıptır. Hatta herhangi biri Bundesliga’yı değerlendirirken Dortmund’u en üst seviyeye koymasa sağlam bir “siktirgit” i hakeder. Bu açıklamayı başta Delorean arkadaşımız olmak üzere Dortmund severleri kırmamak için yapıyorum. Sitenin takipçilerinin yaş profilini de göz önünde bulundurursak, Dortmund’u 90’lardaki ihtişamlı performansıyla tanıyanımız sayıca çok. Bu değerlendirmeyi, şu an geçerli olan kadro kalitesi, mali durum gibi etkenleri göz önünde bulundurarak yapıyorum ve Dortmund belki de başaltı? sayılabilecek bir durumda bile değil. Yine de futbola gözünü 90’larda açmış biri olarak Westfallen takımını daha aşağıya itmem olanaksız.
Sadede gelirsek Dortmund çok acılı günler geçirmesine rağmen bence “şükür buradayız” diyebilecek bir konumda. Geçen sene unutamayacağım bir haber yer almıştı gazetelerde. Dortmund, çok masraf olduğu gerekçesiyle oyuncuların maç sonrası formalarını dağıtmasını yasaklamıştı. Bence ne kadar acınası bir durum olduğu ortada. Sezon başında Ewerthon’u kaybetmeleri, daha sonra sezon başladıktan kısa bir süre sonra Koller’in sakatlanması(ve sezon sonu ayrılacak olması tabi) Dortmund’u bir kez daha sarstı. Son iki seneye bakarsak Dortmund adına olumlu şeyler söylemek de mümkün tabi. Bir kere yönetim geçen senenin ortasında Hollandalı teknik adam Bert van Marwijk’i yollamak yerine istikrarı seçti. Ne kadar doğru bir karar olduğunu geçen senenin ikinci yarısı göstermişti bizlere ve 2. yarının en başarılı takımı oldular. 70000 civarı ortalama seyirciyi hiçbir zaman kaybetmeyeceğine inandığım bu efsane takım, bu sene de Smolarek ve Odonkor’dan tam performans alarak gururunu koruyor. Koller ve Ewerthon’un eksikliğini daha iyi kapatamazdı bu ikili. Delron Buckley ise geçen seneki performansından uzak. Bielefeld’den birkaç gömlek yukarıda bir kulüp Dortmund. Bizde Anadolu’da parlayıp 3 Büyüklere gidip orda sönen yıldız adaylarına benziyor bir nevi. Teknik direktörü, ortasahası ve defansının bir süredir fazla değişmemiş olması en büyük avantajı Dortmund’un. Ben onların geçen seneki gibi sonradan açılacaklarını ve şu an bulundukları 10.sıradan çok daha iyi bir yerde sezonu tamamlayacaklarını düşünüyorum. Biz 90’ların çocuğuyuz daha kötüsü de kalbimize iner valla.
Ordan geçiyoruz bir başka post-ihtişam periyodu yaşayan Leverkusen’e. Onlar da 21.yüzyıl’a iyi giren ama girmekle yetinen bir takım. Daum’un başlattığı yukarı trend, Topmöller döneminin sonunda bitti diyebiliriz. Geçen sene olduğu gibi bu sene de UEFA’ya katılmak yapabilecekleri en iyi derece. Kadroları hiçbir zaman ahım şahım olmadı ama bu sefer o yakaladıkları havadan da uzak duruyolar. Berbatov – Voronin Doğu Avrupa ikilisi bu takımı izlemekten hoşlanmam için tek neden açıkçası. Kadrolarında bulunan genç yıldızlar onların iyi bir yapılanmayla yeni bir yükselişe geçebileceklerinin sinyalleri. Kaleci Adler, orta saha oyuncusu Castro, Barnetta(dün Türkiye’ye karşı izledik), Dum gibi oyuncular genç yaşta takımda yer buluyolar.(Adler oynamadı ama Hazirandaki U20 turnuvasından hatırlayacaksınız yeteneklerini). Özellikle İspanyol Castro, 87 doğumlu olmasına rağmen şu ana kadar 12 maçın 11’inde sahadaydı. Geçen sene devre arasında kontrat imzalayarak A-takıma geçen genç İspanyol’un adından ileride sık sık bahsedeceğiz. Onun dışında savunmadaki Brezilya’lı bolluğu ilgi çekici. Athirson, Juan ve Roque Junior 3’lüsü geride teknik kapasiteyi arttırıyor. 21 gol atıp 21 gol yemeleri ve oynadıkları maçların hepsinde gol atıp, hepsinde gol yemeleri düşündürücü ve kanımca savunma hattı hakkında şüphe uyandırıcı.
Geldik Stuttgart’a. Bence biraz şanssızlar. Daha doğrusu film karakterlerini hatırlatıyorlar bana. Fakir ama gururlular, zenginler tarafından sömürülüyorlar.(Magath’ın Bayern tarafından çalınışı.) Bu arada ellerine bir miktar para geçiyor.(Sene başında Hleb ve Kuranyi’nin satışından gelen 20M avro üzeri para) Ama bu para onların daha önce görmediği büyüklükte bir para. Ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Sonra bir ermişe gidip parayı ona veriyolar.(Trappattoni gelir.) Cahil ne bilsin, ermiş ne derse yapar bu parayla. (Tommasson, Gronkjaer ikilisine yatırılan paralar.) Her neyse bu kadar zırva yeter. Hleb ve Kuranyi gibi sırtlarını dayadıkları iki oyuncuyu kaybetmek Stuttgart’ın mecburi bir yeniden yapılanmaya gitmesine neden oldu. Bence Tomasson ve Gronkjaer iyi oyuncular ancak esas olay, maddi olarak yeterince güçlü olmayan takımın iyi teklifler karşısında direnememesi. Aslında transfer sezonunun hemen başında toplam 500.000 avro bonservis bedeli harcayarak, Hitzlsperger, Bierofka ve Magnin’in transfer etmişler, takımımız bu, başka transfer de yapmayacağız demişlerdi. Sonra Hleb ve Kuranyi’nin satılması her şeyi altüst etti ve sezon başladığında bu yapılanma hala bitmiş değildi. Bence onun sıkıntısını yaşamaya devam ediyorlar ve sezon arasına daha iyi bir yerde gireceklerine eminim. Hatta sezon sonunda ilk 5 te olmalarına garanti gözüyle bakıyorum ben.
Yıldıray’ın takımı Hertha Berlin ise bu kategorideki bir başka takım. Onlar iyi başladılar. Geçen sene son maçta Şampiyonlar Ligi’ni kaçırmışlardı. Takımda geçen seneden değişen hiçbir şey yok. Kadro aynı desek yalan olmaz. En büyük avantajları bu istikrar. Kadroları ligin en iyilerinden değil ancak bu istikrar, onların daha iyi kadroların üzerine çıkmalarına yardım edebilir. Teknik direktör Falco Götz, tanıdık ve sempati duyduğum bir isim. Yıldıray’ın da bu takımda olması onları desteklemem için zemin hazırlıyor. Başlarında da HSBC ismi olmasa tam olacak valla. Her neyse takıma bu sene katılıp da gerçekten iyi işler yapan bir isim var. O da Pantelic. Transferin son günü geldi Berlin’e. Takımın eksik noktası olan forvette yer buldu ve gollerini de attı. Sırp oyuncu oynadığı 9 maçta 4 gol atarak Berlin takımının “istikrarlı santrafor” eksikliğine çözüm olacak gibi duruyor. Falco sarkık liberoydu ve zamanında o pozisyonda oynayan bir çok teknik adam gibi o da vazgeçmiyor bu sistemden. Van Burik bu yüzden kritik bir oyuncu. Friedrich, Simunic gibi iyi ve de kanat savunmasına iyi kademeye giren iki stoperin de varsa benim seni bu sistem öldü diye eleştirmeye hiç hakkım yok. Hele Otto ve Yunanistan’dan sonra asla. Herta bu sene, geçen yıl bitirdiği noktada; 5.sırada duruyor. Şampiyonlar ligine kalırlarsa hiç şaşırmam.
Çok uzamasın diye burda kesiyorum. Wolfsburg, Gladbach’ı içeren kaygısızlar diye bir chapter açabilirim.