21.04.2006
Kimsenin İstemediği Mevkide Gönüllü Oynamak
Cadı kazanı liglerin son haftalarında adet olduğu gibi, bütün maçlar bir Mayıs ayının, nemli sıcak bir Pazar günü aynı saatte başlamış. Bundan yaklaşık 9 ay önce bir kürenin içinde karman çorman doluşan topların azizliğine bakın ki iki takım da sahaya şampiyonluğa ya da kümeden düşmemeye çıkmış. Size hangisinin sonucu daha dramatik gelecekse, o maçı düşünmeye devam edelim.
Oynadığınız, antrenörlüğünü yaptığınız, tuttuğunuz takımınız için her şeyin belli olacağı bir 90 dakika. Aslında golsüz beraberlik bile yetiyor size. Bu skoru da 88. dakikaya kadar da koruyorsunuz. Ama karşı taraf da artık can havliyle asılıyor, bastırıyor. Bir korner kazandılar, bütün yürekler küt küt, nefesler tutuldu. Ön direğe gelen top sizin defansınız ve onların artık son çare diye ta gerilerden gelen defansının başlarına saniyenin yarısı kadar bir süre içerisinde çarpıyor ve yükselerek penaltı noktasına doğru süzülüyor. Ortalık can pazarına dönüşüyor, herkesin ayağı bir şekilde o ufaklığı arıyor ki ya kaleye iteleyecek ya da taa uzaklara gönderecek. Bir iki kol faul ya da ofsayt ya da elle oynama iddiasıyla yükseliveriyor. Derken, maçı anlatan spikerin bile kimden çıktığını anlayamadığı bir dokunuş ve top sağ direğin dibinde duran adamınızın bütün çabasına rağmen filenin üst kısmına asılıveriyor.
Futbolda “çok geç” diye bir kavram geçerliliğini yitiriyordur, belki de kalan 2 dakika artı uzatmalarda maçı almış ve hedefimize ulaşmışızdır, bunlar ayrı konu. Biz bu noktada filmimizi donduruyoruz. Takımınız o golü yediği anda aklınıza ilk kim gelir? Takımı beraberliğe yatırmaya yönelik taktikle sahaya çıkartan hocaya mı kızarsınız, yoksa maç boyunca bir kaç pozisyonu değerlendiremeyen forvetlere mi? İtalyansanız, belki de ceza sahası içerisindeki o karambolden topu çıkarmayı beceremeyen defans oyuncularına veya kornere sebebiyet veren sağbeke kızarsınız. Benim de içinde bulunduğum bambaşka bir insan grubu ise (ve eminim bu ciddi bir azınlıktır), o kalabalıktan çıkan topu çok geç görebildiği için yerinde çakılı kalıveren ve sadece çaresiz gözlerle topun ağlara gidişini seyredebilen kaleciyi düşünür. Maç boyunca canını dişine takmış, belki de bir kaç kritik top çıkarmıştır. Ancak, yukarıda saydığım antrenör, forvet ve defans oyuncularının aksine tek bir hatası (ya da çaresizliği diyelim) her şeyin sonu olmuştur.
(Burada genel ortakafagol yazılarından ayrılarak olayı biraz kişiselleştiriyorum ama neden kaleciler hakkında yazdığımı anlatmak istiyorum. Bir daha da olmaz, söz..!) Futbol oynadığıma ilişkin hatırladığım ilk anı, ilkokul 3. sınıfta kurtardığım bir penaltıdır. Ondan beri, çok nadir istisnalar ve minyatür kale maçlar hariç hep kaleciydim. Neden, bilmiyorum ama o üç direğin arasında mutluyum işte. Mesela teknik direktör dahil, saha içinde maçı benim kadar geniş bir açıyla seyredebilen kişi yoktur. Ya da arkadaşlarım hâla 3 sene önceki bir halı saha maçında, 15 dakika geç kaldığım için 4-1 geriye düşen takımımın ben geldikten sonra 7-6 kazandığını anlatırlar (halbuki ben aynı maçta bizim takımın forvetinde 4 gol atan arkadaşı hatırlıyorum). Neyse, meramımı anlattım sanırım, övünmeyi kesip devam edeyim.
Kimin söylediğini hatırlamıyorum ama vaktî zamanında birisi; “Altı pasın içi o kadar lanet bir yerdir ki içinde çim bile bitmez” demiş. Belki de normal futbol ilgilisi kimselerin kaleci olmak istememesi ya da idol futbolcularının içerisinde kalecilerin olmaması böyle lanet bir yerde mesai ettiği içindir. Çok fazla dallandırıp budaklandırmaya gerek yok; kaleci olmak için biraz deli olmak gerekir. Tanım itibariyle bir takım sporu olan futbolda, hatalarının sonuçları açısından en büyük sorumluluğu almak ve gerektiğinde bununla baş etmek için hafif mazoşist olmak gerekiyordur belki de. Ama diğer yandan da diğer 20 sıradan adamın sana imrenerek bakarken, topu –belli bir bölgede de olsa- ellerinle tutabilme ayrıcalığı da bir çeşit büyüklenme kompleksi olabilir. Dikkat edin, büyük futbolcuların değil ama büyük kalecilerin hepsi mağrur görünür. Bire bir kendisine gelen topçuyu ellerini açarak karşılayan kalecinin yüzünde panik göremezsiniz. O elleri açışta çocuklarını (ya da öğrencilerini) ne pahasına olursa olsun korumaya yemin etmiş Münir Özkul’un ciddiyeti ve kararlılığı vardır.
Biraz da magazin yapayım Julio Iglesias’ın bir zamanlar Real Madrid ‘de kaleciliğe başladığını bilmeyeniniz yok değil mi? Peki neden futbolu müzik kariyerine başlamış? Çok ciddi bir sakatlık geçirdiği için... Bir de belki de çoğunuzun bilmediği pek ünlü başka bir kaleci var. Kendisi “futbol ile varoluşçuluk arasındaki kuran kişi” olarak biliniyor. Bir lafı da pek ünlü: “Ahlak ve yükümlülüklerle ilgili kesin olarak bildiğim her şeyi futbola borçluyum”. Albert Camus, Cezayir Üniversitesi Futbol Takımı’nın kalecisiyken, 1930 yılında verem geçirdiği (evet bu meslek hele bir de kötü bir defans varsa adamı verem eder) için bırakmak zorunda kalmış.
Yaklaşık altı aydır ortakafagol.com’u takip ediyorum ve bugüne kadar hep yazarlardan kalecilerle ilgili bir şeyler yazmalarını bekledim. Ama forumda “En Beğendiğiniz Kaleciler” başlığından başka isteğime uyan bir şeyler çıkmadı. Dünya Kupası yaklaşırken içimde giderek artan heyecanla “ben yapayım bari” dedim. Düzenli yazı sözü veremem ama ayda en az iki kere, dünya tarihinin en büyük kalecilerinden bahsetmeyi planlıyorum. Önce her ülke için ayrı ayrı yazayım demiştim ama kronolojik sıralama daha iyi olacak heralde. Yeri geldikçe Türk kalecilere de yer vereceğim.
Bu yazıyı bitirmeden önce minik bir not düşmek istiyorum. “Penaltı anında kalecinin endişesi” diye bir şey yoktur. Kaleci, penaltıyı kurtarma ihtimalinin daha az olduğunu (bu konuda okuduğum bilimsel yazıyı tekrar bulursam bir ara ondan da bahsederim) ve kurtarması durumunda kahraman olacağını bilir, bu yüzden rahattır. Asıl endişe, penaltıyı kaçırarak “kolayı becerememe” yaftasını yemekten korkan atıcıdadır.
Bir dahaki yazı: “Kaleciliğin Tarihi”nde görüşmek üzere.
Son Dönemece Girerken
Uzuna yakın bir aradan sonra tekrar merhaba.. En son Almanya Ligi yazdığımda Bayern Şampiyonluğu garantilemişti.. Şu anda ise Bayern çok avantajlı olsa da gösterdiği düşüş nedeniyle ne olacağı hiç belli olmaz.. İnsan nasıl oluyor böyle birşey diye sorabilir? Son derece haklıdır da.. Demek ki Bayern şampiyonluğu garantilememiş.. Buradan bunu anlıyoruz..
İlk kez genel lig yazısı yazdığım için, bir milat almak zorundayım... Bu nedenle değerlendirmeye Allianz Arena'da oynanan Bayern-Hamburg maçı ile başlıyorum.. Bayern'in düşüşe geçtiği maçtı zaten karlı zeminde oynanan Hamburg maçı.. Ciddi bir zemin problemi olmasına rağmen çok güzel, benim gibi kanal değiştirmek için fırsat kollayan birine bile zor kanal değiştiren, heyecanı yüksek bir maçtı.. Şimdi oynansa çok daha ciddi olacaktı ama o gün koşulları itibariyle de gayet ciddi bir maçtı.. Çünkü Hamburg'un az da olsa bir umudu vardı ve de ligin ilk yarısında Bayern'e ilk ve tek mağlubiyetini tattırdıktan sonra ikinci yarıda da ikinci ve ama son olmamasını diledikleri mağlubiyeti tattırdılar..
Ertesi hafta, Wolfsburg'la deplasmanda 0-0 berabere kalınca herkeste bir acaba oluştu ama ertesi hafta ligin iddialı takımlarından Schalke'yi kendi evlerinde resmen dağıttılar.. Bu maç için de TV karşısına geçtim ve sahada Salihamidzic şov izledim.. Boşnak yıldız,(ben de Boşnak göçmeni olduğum için ayrı sempati duyarım) hem çok çalıştı hem de ileri iyi çıkışlar yaptı.. Golünü de attı zaten..
Daha sonra Duisburg deplasmanını zorlanmadan geçen Bayern, ilk önce Allianz Arena'da Köln'den beraberliği zor kurtardı, sonra ise kaza geliyorum dedi ve Bremen'den deplasmanda üç yediler.. Bir tane daha yeselerdi 'Bremen Mızıkacıları' esprisini yapardık ama Radikal spor manşetlerinde olduğu gibi saçma sapan espriler yapmayalım.. Bayern'de bu maçta Lucio'nun eksikliği hissedildi.. Zaten zayıf bir defansı var Bayern'in.. Solda Lahm ve ortada Lucio çok iyi ama, defansın ortasının diğer elemanı Ismael, sağ bekte Sagnol, kalede ise Kahn yaşları itibariyle sırıtıyorlar.. Sezon sonu yeniden yapılanmak isteyen ve artık Şampiyonlar Ligi'nde özlediği başarıyı yakalamak isteyen Bayern ilk takviyeleri defansa yapmalı bence..
Şampiyonlar Ligi demişken, Bayern'in Milan'dan dört yiyerek Şampiyonlar Ligi'nden elendiğini hatırlatalım.. Ama zaten bu rezil sonucu duymayan, Bayern'le dalga geçmeyen kalmadı.. Kupada ise Münih ekibi, 29 Nisan akşamı Eintracht Frankfurt ile final oynayacak ve muhtemelen kupayı kazanacak..
Tekrar lige dönersek son dört maçını Mainz, Stuttgart, Kaiserslautern ve Dortmund ile oynayacak, 4 puan farkla lider olan bir takıma şampiyon demek pek zor değil.. Ama ne olur ne olmaz diyoruz.. Ayrıca Bayern'in bu sene yaşayacağı bir çifte kupa zaferi bile onları kesmeyecektir.. Onların asıl hedefi Avrupa ve Avrupa'dan rezil olup dönmek biraz içlerine oturdu..
Avrupa'nın en güzel stadlarından birini yaptılar, mali açıdan Avrupa'nın en güçlü kulüplerinden biriler ve artık tekrar Avrupa Şampiyonu olmanın zamanının geldiğini düşünüyorlar.. Kendi liginde de tek güç olan ve her konuda rakiplerini ezen ( havuz gelirleri konusunda da eşit dağılıma karşı çıkması ile beni sinir ettiler) Bayern Münih, bu sezon sonu akıllı bir transfer politikası uygular ve gençleşirse Avrupa'da başarı yakalamaları çok kolay olur.. Fakat takımda kalması gereken bir numaralı adam Ballack'ın gitçeği düşünülürse, diğer oyuncuların da çoğunun Şampiyonlar Ligi şampiyonluğu kazandıracak çapta olmaması nedeniyle bu yaz Bayern yöneticilerinin epey zorlanacağını söyleyebiliriz..
Bayern'i takip eden Hamburg ise, bu sezon alkışlanacak ama asla sürpriz olmayan bir performans gösterdi. Avrupa'nın önemli ticaret şehirlerinden biri olan Hamburg ekibi, yıllar süren yapılanmasının ödülünü bu sezon aldı.. Önce iskelet bir kadro kurdular, en sonunda ise bu iskelete beyni ( Van der Vaart) yerleştirdiler. Van der Vaart'ın yanı sıra Van Buyten'ın defansa katkısı çok önemliydi. Bir de ben kişisel olarak Takahara'yı çok beğendim. Kendisini şu an itibariyle pek tanıyan yok ama ben meşhur olabileceğini düşünüyorum. Yaşı da 27'ya gelmiş yalnız, bu onun için bir dezavantaj. Bu arada, kendisinin ilginç bir özelliği var. Hamburg internet sitesinde oyunculara şampiyonluk favorileri sorulmuş.. Çoğu oyuncu Hamburg derken, Takahara objektif davranmış ve Bayern Münih demiş. Kendisini kutluyorum..
Bir başka Hamburglu ise Ailton. Beşiktaşlılar kara kara düşünebilirler çünkü Ailton'un performansı pek iç açıcı değil (3 golü var ama bence başarılı değil) ve sezon sonunda Hamburg'un onunla tekrar anlaşacağını hiç mi hiç sanmıyorum. Gazetelerde çıkan 'Hamburg, Beşiktaş'a 1.5 milyon dolar önerdi' haberlerini ise es geçiyorum. Bakalım..
Sonuç itibariyle son dört maçını Leverkusen, Köln, Werder ve Hertha ile oynayacak olan Hamburg'un şampiyonluk şansı çok az.. Hatta Werder bu gazla onları geçip ikinci de olabilir. Fakat planlı yapılanmanın ve ciddi bir kurum olmanın ne gibi başarılar getirebileceğini gösterdikleri için onlara bir teşekkür borçluyuz..
Bundesliga'da üçüncü ve dördüncü belli, beşinci olup Uefa Kupası'na gitme hakkı ise Leverkusen, Hertha ve bir ihitmal Stutgart'ın olabilir...
Küme düşme hattında ise Duisburg ve Köln'ün gideceği bariz (Podolski'nin nereye gideceği ise belli değil), son takım ise büyük ihtimalle Halil'in takımı Kaiserslautern olacak. Fakat arkasına Wolfswagen'ı alan Wolfsburg ve Mainz de düşebilir. Wolfsburg düşerse, sezona şampiyonluk hedefiyle giren bir takım için üzücü olur..
Birkaç da haber verelim.. Wolfsburg kötü gidiyor gitmesine de, takımın göze batan ve bir çok takımın peşinden koştuğu oyuncusu Hofland, durumdan ve takıman memnunmuş.. Ve kalmak istiyormuş... Adamı bir senede kaptan yaptılar.. Resmen orada küçük bir aşiret kurdu. Takımın ağası.. Ben olsam ben de kalmak isterim..
Armin Veh, Stuttgart ile sözleşmesini 07 Haziranı'na kadar uzatmış.. Trapattoni sonrası takımın başına geçmiş ve fena olmayan bir çizgi yakalamıştı. Fakat bir antrenörle bir yıllık sözleşme imzalamak, ona güvenmediğinin göstergesidir...
Hamburg'un bu sezonki başarısında önemli payı olan Mahdivikia'nın iki eşi varmış.. Mahdivikia, birilerinin kendilerini tuzağa düşürmek istediğini falan söylemiş.. Galiba birincisini seçmiş ve Türk Filmi gibi olmuş biraz.. Das Bild'in haberini ntvmsnbc.com dan alıntı yaparak sunuyorum.. Ben bişi anlamadım, belki siz anlarsınız: ''Mahdavikia ise olayların ortaya çıkmasına sevindiğini belirterek, kendisinin bir tuzağa düşürüldüğünü öne sürdü. Birilerinin Sepideh ile olan evliliğini bozmaya çalıştığını iddia eden Mahdavikia, ilk eşi Sepideh’in olayları bildiğini ve kendisini desteklediğini ifade etti.'' .. Olayın almancasını okursam belki anlayacağımı düşündüm, sonrasında Türkçesini anlamadan, almancasını nasıl anlayacağım diye hiç girişimde bulunmadım..
Neyse bu yazılık bu kadar yeter... Biraz kısa oldu ama artık kusura bakmayın.. Bir dahaki yazıda Saisonfinale yaparız.. Çok özentice oldu ama idare edin artık..
20.04.2006
Sevilla: Endülüs Harikası
Onyedi özerk bölgeli, Katalunya’sı, Galiçya’sı, Bask’ı ile bizim üniter yapımızdan yola çıkarak anlamak da güçlük çekeceğimiz ilginç bir ülkedir İber yarımadasının büyük çocuğu İspanya. Yanlış anlamayın okuduklarım bunlar daha henüz gidip görmedim. İspanya’nın tarihinden de bahsetmeyeceğim bu yazıda. Ne var ki Andalucia(Endülüs) bölgesinin en büyük kenti Sevilla’da geçtiğimiz birkaç sene ile birlikte futbolda büyük bir ilerleme, bir farklılık gözleniyor. Yazının konusu da bu.
Sevilla kenti İspanya’nın gerek tarihsel dokusu gerekse futbol kültürü açısından kayda değer kentlerinden(En azından futbol tutkunu bizler için öyle)Bu Endülüs kentinin iki tane takımı İspanyol futboluna da damgasını vurmuş durumdalar. Betis-Sevilla derbisinin dünya üzerindeki en görkemli birkaç derbiden biri olduğu artık neredeyse herkes tarafından biliniyor. Hem Manuel Ruiz De Lopera hem de Ramon Sanchez Pizjuan tribünleri bu görkemi yaşıyor. Sevilla futbolu 90’lı yılların sonunda büyük bir düşüşe girmiş ve hem Betis hem de Sevilla bırakın LaLiga’nın önder takımlarından olmayı soluğu İkinci Ligde almışlardı. Bu iki takım düştükleri ikinci ligden 2001 yılında tekrar
Geçen sezonki başarıdan sonra hem teknik direktörleri Caparros’u Deportivo’ya, hem de Sergio Ramos ve Baptista gibi çok önemli iki oyuncusunu Real Madrid’e kaptıran Sevilla takımı kadroyu güçlendirmek konusunda hiç de tereddüt etmedi. Saviola, Kanaute, Luis Fabiano gibi isimler takıma derin bir hücum zenginliği oluşturdu. Teknik direktörlüğe de en son Malaga’yı çalıştıran(daha önce Betis’i de çalıştırmış), Juan De
Kırmızı-Beyazlıların oldukça iyi de bir kadrosu var. Zaten hem ligde hem de Avrupada başarılı olabilecek bir kadronun yetersiz olması söz konusu olamazdı. Özellikle hücum silahları gıpta edilecek cinsten. Arjantinli Saviola, Brezilyalı Luis Fabiano, Fransız Frederic Kanoute, Portekiz-Kongo karışımı Makukula ve İspanyol ümit milli Kepa.
Orta sahada henüz 20 yaşındaki Jesus Navas çok önemli bir yetenek. Brezilyalı Adriano, İtalyan Maresca(Juventus’dan hatırlarız sanırım) önemli isimler. Navas gibi altyapıdan yetişmiş 21 yaşındaki Antonio Puerta da son haftalarda önemli bir performans sergiliyor. 22 yaşındaki Brezilyalı Daniel Alex da Silva üç sezondur takımın orta sahasının belki de en önemli ismi. Brezilyalı Renato, İspanyol Jesuli, Jordi, Marti, Fernando Sales diğer önemli isimler. Henüz 17 yaşında olmasına rağmen ara sıra kendine yer bulan Diego Capel de takımın gelecekteki çok önemli bir ismi olacak. Jesus Navas, Diego Capel ve Kepa’nın özellikle de ilk ikisinin gelişimini yakından takip etmenizi öneririm. Bu oyuncular adlarını sıkça duyuracaklar çünkü bize. Bu noktada Sevilla takımının geçmişten beri genç ve yetenekli oyunculara kadrosunda yer vermesine dikkat çekmek lazım. Ayrıca Sevilla ile Real Madrid transfer ilişkisi de dikkate değer. Zamarano, Davor Suker, Robert Prosenecki, Soler gibi isimler iki takım arasındaki en önemli transfer örnekleri. Bu arada Maradona’nın da bir dönem Sevilla forması giydiğinin altını çizmek lazım.
Defansın sağında Javi Navarro, solunda Aitor Ocio yer alıyor. Fransız Escude, David ve Dragutinovic göbekte oynayan isimler. Pablo, Prieto, Crespo, Blanco diğer savunmacıları. Kaleyi ise bu sezon Valencia’dan aldıkları Palop ve emektar Notorio ile doldurmuşlar.
Juande Ramos’un takımı klasik 4-4-2 oynayan, alan savunması yapan, çok koşan, oldukça mücadeleci ve güçlü bir takım. Saviola ve Fabiano’nun verimlerinin daha üst seviyede olmaları onlar için çok arzu edilen bir durumdu yine de bu sezonun İspanya’daki en başarılı takımlarından biri olmalarını engellemiş değil bu durum.
Ligde kalan haftalarda Real Madrid, Barcelona gibi maçları olan Sevilla’yı bu karşılaşmalardan tekrar izleme fırsatı bulacağız. UEFA kupasının da en başından beri benim için favorisi olan Sevilla’nın kupayı alacağı kanaatim devam ediyor. LaLiga takımlarının son birkaç sezondaki Avrupa maceralarındaki başarısızlıklarını bu sezon gerek Sevilla gerek Villareal gerekse Barcelona ört bas etmiş görünüyorlar.
13.04.2006
Son Dönemeç
UEFA Kupası ile ilgili geçen yazının son cümlesi, bir sonraki yazının Şampiyonlar Ligi'nden gelecek sekizliyi konu edineceğiydi.
Ama küçük bir takvim hatası, yarısı tamamlanmış bu yazıyı rafa kaldırdı; sözkonusu bir önceki yazı yayınlanması için gönderildiğinde Round of 32'nin başlamasına bir hafta, yayınlandığında ise bir kaç gün vardı..
Netice beklenenin ve rafa kaldırılan yazının muhteviyatının çok aksine olmadı tabii, Şampiyonlar Ligi'nden gelen sekizlinin yarısı (Brugge, Thun, Artmedia ve Rosenborg) bu turda, kalanlardan Schalke dışındakiler de bir sonraki turda elendiler..
Bize kalan da artık, geride bıraktığımız üç turun bir değerlendirmesini yapmak..
O sıralar bizim için henüz korkulu rüya olmayan Basel'in Monaco'yu, Rapid'in de Hertha'yı elemesi dışında öyle pek sürpriz sayılabilecek bir sonuç yoktu bu turda. Ha bir de bizim perde arkası favorilerden Shaktar'ın Lille'e elenmesi diyelim, artık ne kadar sürpriz sayarsanız.. İlaveten Basel ve Lille'in maçları dışında turu geçen takımların, ilk maçlarda eşleşmelerin rengini belli edecek skorları aldıklarını da hatırlatalım..
Round of 16'nın en dikkat çekici tarafları, Fransızların yeniden doğuş sinyali verircesine üç takımla birden bu turda yer almaları ve Slav futbolunun yükselişini ispatlarcasına iki Romen, bir Bulgar ve bir Rus takımının Kupa İki'de son 16'ya kalmasıydı..
Velhasıl, Fransızların yeniden doğuşu yalan oldu ama (Üçü de elendi), Slavlar'ın beşi de bu turu geçip çeyrek finale adını yazdırdı.
Turun en renkli eşleşmesi şüphesiz imrendiren kadrolarıyla Roma ve Boro arasındaydı. Roma için büyüklüğünü ispat, Boro için bu sezon kötü gidişe ciddi anlamda dur diyebilme şansıydı bu eşleşme. Belki bu kupada sezonun en iyi maçları değil ama mücadele yönünden izleyenleri tatmin eden bir seri sonunda Roma, Totti'sizliğin ve topsuz alanda diri bir takım olmayışın faturasını ödedi.
Rapid - Hamburg eşleşmesinin ilk ayağında Rapid, her iki devrenin son dakikalarında bulduğu iki golle yakaladığı avantajı, deplasmandaki maçın önce ilk yarım saatinde kaybetti, sonra biraz da Hamburg'un sabırsızlığından, yeniden yakaladı. Hamburg'un üçüncü golü sonrası, Hamburg forvet hattı ile Rapid kalecisi Coman arasında geçen son yarım saat küçük Lucescu'nun çekirge felsefesinin devamı ile neticelendi..
Bir diğer Bükreş ekibi Steau, turu kağıt üzerinde kaybederek çıktığı Betis karşısında ilk maçı da kendi evinde kazanamayınca deplasmana pek ümitli gitmedi şüphesiz. Ama ikinci yarının başında bulduğu şok gole ilaveten rakibin yıldızı Joaquin de oyundan atılınca maçı 3-0 kazandı..
Schalke Palermo karşısında, Sevilla da Lille karşısında ilk maçları 1-0 kaybetse de, ikinci maçları daha iyi skorlarla kazandılar ve kupanın kalan iki favorisi olarak yollarına devam ettiler.
Turun diğer gülenleri; Strasbourg karşısında Basel, Marseille karşısında Zenit ve bir sürpriz, Udinese karşısında 0-0 'ın rövanşında kendi evinde, ilk yarıyı yenik kapasa da Levski Sofya oldu..
Çeyrek final, iki Romen'in eşleşmesi dışında seri başı uygulaması varmış gibiydi.
Sevilla ilk maçta kendi evinde , daha önce aynı grupta yer aldığı (Beşiktaş da buradaydı) ve deplasmanda oynayıp yenildiği Zenit'i 4-1; Schalke de Levski'yi deplasmanda 3-1 yenince turu bir nevi garantilemiş oldular. İkili ikinci maçlarını fazla zorlamadan 1-1 bitirip yarı finale çıktılar.
İki Romen'in ve hatta iki Bükreş ekibinin eşleşmesi kağıt üzeri malzemeleriyle doluydu, başlarken de, biterken de.. 1-1 ve 0-0 'lık maçlar sonunda gülen deplasman golü avantajıyla, yerel ligde daha iyi konumda olan Steau oldu. Bir başka ilginçlik, ikilinin kendi liglerinde oynadığı maçın da 0-0 bitmiş olmasıydı (Evsahibi güya Rapid'di bu maçta).
Basel - Boro eşleşmesi ilk maçın sonuna kadar en rahat seri gibi görünüyordu ve Türk futbolu için de hayırlıydı. Ama ilk maçı Basel 2-0 kazanınca kabus haline geldi. Kaç senedir yatmakta olduğumuz yerden temennimiz, şöyle veya böyle bu noktaya kadar gelen Basel'in, Boro karşısında ilk maçtaki 2-0 'lık avantajını koruyamamasıydı. Nitekim Boro, biraz talihin, biraz da bizzat Basel'in kendisinin yardımıyla, 1-0 geriye düştüğü maçı, sonuncusu 90+ 'da gelen dört golle kazandı ve biz de 2007-2008 sezonunda Şampiyonlar Ligi'ne yine iki takımla katılma hakkımızı korumuş olduk.
Futbol dünyamızın yapısı gereği, Avrupa futbolunun son 15 yılında olmayan bir ülkenin Milli Takımı'na (Skora aldanmayın) kolayca elenişimizin ve UEFA Kulüpler sıralamasında bu ülkenin gerisine düşmekten son saniyede kurtuluşumuzun sebepleri üzerinde durmuyoruz. Önümüzdeki yıllarda da bizimle doğrudan alakası olmayan takımların oynayacağı maçların sonuçlarının da işimize geldiği gibi bitmesi dileğiyle..
Gelelim yarı final eşleşmelerine.
Steau - Boro ve Schalke - Sevilla arasında oynanacak maçlar 20 ve 27 Nisan'da..
Basel deplasmanı dışında kupada bu sezon şok skor almayan Boro elbette daha avantajlı görünüyor; Basel maçına kadar kupadaki altı maçta yedikleri gol sayısının da sadece iki olduğunu ekleyelim..
Schalke - Sevilla eşleşmesinde ilk maçı deplasmanda oynayacak olmak Sevilla için ciddi bir avantaj olabilir. Sevilla, oyun sistemi olarak iyi bir deplasman takımı ve şansı yaver gittiğinde (Ki bu oran hiç de az değil) kendi sahasında kendisine lazım olan skor neyse maçı ona bağlayabiliyor. Mukabil Schalke'nin de bu sezon oynadığı futbolun semeresini bir şekilde alması lazım. Keşke finalde eşleşebilseydiler.
11.04.2006
Şike Skandalları Biter Mi?
La Louviere takımının eski teknik direktörü Gilbert Bodart, şike yaptığını itiraf etti. Ayrıca Cercle Brugge ile St.Truiden maçında da Çin mafyasının parmağı olduğunu, geçen sezon Mons'un evinde oynadığı La Louviere ve Westerlo maçlarında şike yapıldığını belirtti. Skandala adı karışanlardan biri de Lierse Teknik Direktörü Paul Put. Put'un geçen sezon, bahisçiler için 2 maçta B takımını sahaya sürdüğü belirtildi. Lierse Başkanı Theyskens, olaydan kısa bir süre Put'u görevden almıştı
Adli Makamlarca Açıklanan Şikeci Beş Takım
Belçika'da geçen sezon birinci lig kulüpleri La Louviere, Lierse, Sint-Truiden ve Mouscron ile ikinci lig takımı Bergen'in, şike olaylarına kesin olarak karıştıkları adli makamlarca açıklandı. Çinli işadamı Zeh Yun Ye'nin birçok kulüp ve oyuncuya rüşvet vererek ve teklifte bulunarak, Belçika liglerini karıştırdığı da kesinlik kazandı. Birçok futbolcunun şike olayıyla ilgili olarak avukatlığını üstlenen Laurent Denis'in de şike mafyasıyla ilişki içinde olduğu ve bazı teknik direktör ve menajerler vasıtasıyla rüşvet verdiği ve karşılaşmalarda şike yapılması için çaba sarfettiği öğrenildi. Belçika adli makamları, olayla ilgili olarak yürütülen soruşturma çerçevesinde, bazı hakem ve yardımcı hakemlerin de sorgulanması için girişimler başlattı. Adli makam temsilcileri, Londra'ya giderek dünyanın en büyük bahis şirketleri arasında olan Betfair'den, Belçika ligiyle ilgili bahis oynayan 880 kişinin isim listesini almak üzere girişimlerde bulunacak. Asya kumar mafyasının, son iki sezonda Belçika ligi maçlarına yönelik çok yüksek rakamlarda bahis oynadıkları da belirlendi.
Öte yandan, soruşturmayı sürdüren adli makamlar, ligde şike olaylarının 2004 yılında başladığını, 8 Ağustos 2005 tarihinde oynanan ve Club Brugge'ün deplasmanda Bergen'i 9-0 yendiği karşılaşmasının da şüpheli maçlar listesinde yer aldığını bildirdi.
Bu arada, basına bilgi sızdırdığı öğrenilen 2 federal polisin de evleri arandıktan sonra soruşturma görevinden alındıkları açıklandı.
Sint-Truiden forması giyen İlija Stolica, Cyril Ramond, Marco Niys'in sorgulanmak üzere mahkemeye götürüldü. Bu futbolcuların daha önceki kulüplerinde de şike olaylarına karıştıkları iddia ediliyor.
Ayrıca kulübün eski kalecisi Dusan Beliç, sabah gözaltına alınarak Haselt Adli Binası'na götürüldü.
Belçika'nın en yüksek tirajlı gazetesi Het Laatste Nieuws, önce inşaat sektöründe ardından da futbol ligindeki skandallarda adı geçen menajer Pietro Allatta'nın (58) ülkeyi terk ederek Hint Okyanusu'ndaki Mauritius Adası'na kaçtığını savundu.
Het Laatste Nieuws haberinde, Allatta'nın şike olaylarında önemli bilgilere sahip olduğunu, adli makamların kendisini tutuklayacağını anlayınca Belçika'dan kaçtığını ve Allatta'nın yaşadığı kentin belediye başkanı Patrick Moniau'nun da olayı doğruladığını yazdı.
Öte yandan, Belçika Futbol Federasyonu Disiplin Kurulu, Birinci Lig takımlarından La louviere'de geçen sezon forma giyen 5 futbolcunun dün sorgulandığını, 11 futbolcunun daha sorgulanacağını bildirdi.
3 futbolcusunun, internet üzerinden oynanan bahis skandallarına karıştıkları gerekçesiyle polis tarafından göz altına alındığı bildirilen St Truiden'de, Marco Nijs ve Ilija Stolika'nın tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldıkları ancak gözaltına alınan 3. futbolcu olan Cyril Ramond'un ise tutuklandığı ifade edildi.
Evet elime geçen bilgiler bu kadar. Futbolun en kötü yanlarıyla dolu yazdığım iki yazı için öncelikle sizden özür dilerim. Alın terinin paraya satıldığını gördükçe içim kan ağlıyor. Ama bunlar da futbolun gerçekleri. Bu sektörde bu kadar para döndüğü sürece böyle pis işler de dönecek. Ronaldinho’nun mükemmel oyununu Gattuso’ nun hırsını gördükten sonra insan şike skandallarından iğreniyor.
Belçika’da Dikkat Çeken Oyuncu
Belçika’da şu an Nicolas Frutos fırtınası esiyor. Anderlecht’in şampiyonluk yolunda en büyük kozu olan oyuncu için Avrupa’ nın büyük kulüpleri planlar yapmaya başladı bile. Arjantinli oyuncu Club Brugge ile yapılan derbi karşılaşmasında deplasmanda attığı iki golle hem rakip takım taraftarlarına soğuk duş yaptırdı hem de takımının liderlik koltuğunda kalması sağladı. Ama son hafta oynanan Lokeren karşısında oynanan maçta takımının 2 puan bırakmasına engel olamadı. Bu maçta gol atan Serhat ise göğsümüzü kabarttı. Arjantinli oyuncu profesyonel kariyerine 2000 yılında Union Santa Fe adlı kulüpte başladı. İlk sezonunda 17 maçta oynamasına rağmen gol atamadı ve onu destekleyenleri çok üzdü. Bir sonraki sezon 22 maçta 8 gol atarak bir kıpırdanış gösterdi ve taraftarları umutlandırdı. Yeni sezonda ise San Lorenzo sürpriz bir teklifle Frutos’u renklerine bağladı. Burada 26 maçta 4 gol atan oyuncu kötü bir sezon geçirdi. Yeni sezona da transfer yaparak giren Nicolas yeni takımı Nueva Chicago ile sadece 1 maça çıktı ve sakatlandı. Ara transferde İspanya İkinci Ligi takımlarından Las Palmas’a giden oyuncu burada 18 maçta sadece 1 gol attı. 2004/2005 yılında eski takımına dönen Frutos 17 maçta 7 gol atarak dikkatleri üzerine çekti ve ara transferde Independiente’ye gitti ve 18 maçta 10 gol atarak sezonu toplamda 17 gol ile kapatıp göz doldurdu. Bu sezona aynı takımda başlayan yıldız oyuncu 10 maçta 9 gol atarak Anderlecht’in dikkatini çekti ve Belçika’nın yolunu tuttu. Anderlecht’te 9 maçta 9 gol atan oyuncuyu sezon sonu büyük takımlardan birinin basın toplantısı odasında bayrağı öperken görülebilir.
Son Haberler
Bahis skandalları dışında Belçika Basını çok kısır bir ay geçirdi. En önemli olay Anderlecht Başkanı ile yapılan röpörtaj idi. Başkan röpörtajda şu açıklamalarda bulundu:
’’ Ben sezon başında aynı heyecana sahip bir insanım. Belçika’da çifte kupa en önemli isteğimdir. Eğer mümkünse Avrupa’da da ikinci tur. Ama bu sezon sadece Belçika’da başarılı olabildik. Şampiyonlar Ligi’nde ise sadece bizi destekleyenleri üzdük. Onlara söz veriyorum bir sonraki sezon çok farklı olacak.’’
Şampiyonluk Yarışı
Şampiyonluk yarışı artık iki takımlı. Çünkü son yazımdan beri Brugge tepe taklak gidiyor. İlk önce Anderlecht’e kendi evlerinde 2-0 yenildiler. Ardından Gent’e 4-1 mağlup olarak sürklase oldular. Bundan sonraki hedefleri oldukları yerde tutunup ligi 3. bitirmek. Diğer iki takım Anderlecht ve Liege ise son haftalara kadar burun buruna gidecek gibi gözüküyor.
Bir yazımın daha sonuna geldim lütfen eleştri veya tebriklerinizi yorum köşesinde belirtiniz.Herkese sağlıklı ve mutlu günler.