İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

18.02.2008

Premier Lig'de Son Durum

Bana kalırsa futbolun en güzel oynandığı yer, taraftarıyla, futbolcularıyla, hakemleriyle, medyasıyla izlediğim her dakikasından keyif aldığım yer İngiltere... Neyse, yine nesnel davranalım ve Dünya'nın en önemli üç liginden birisi diyelim İngiltere Premier Ligi için. Geçen sezonu Manchester United şampiyon bitirirken bu sezon mücadele daha da kızıştı...

         Premier Lig mücadelesini sayı cetveli olarak görürsek; ortanın sağındayız artık. 38 maçın 25'i geride kaldı ve geriye sadece 13'er maç kaldı. Liverpool dışındaki takımlar 25'er maç tamamlarken lig üzerinde de ciddi hesaplamalar yapabiliriz.

         Sezon başında Chelsea menajeri Jose Mourinho ''Dört büyükler dışında Tottenham'ın da şampiyonluk mücadelesinde yer alacağını'' tahmin etmişti ama hiç tutmadı. 25'er maç geride kalırken şampiyonluk mücadelesinde üç takım kaldı; bunlar sırasıyla Arsenal, Manchester United ve Chelsea. Şampiyonlar Ligi'ne katılma mücadelesinde dört takımın adı var. Bunlar; Liverpool'dan kırmızılar ile maviler, Aston Villa ve Manchester City. Orta sıralar güzelce belliyken, son sıradaki Derby düşmeyi bekliyor. Derby'nin üstündeki yedi takım da ligde kalma mücadelesi verecekler.

         Arsenal hepimizi şaşırtmaya devam ediyor. Sezon başında bakıldığında fazla şans verilmeyen (şahsen benim vermediğim) Arsenal'in lige süper başladıktan sonra düşüş yaşamasını bekliyorduk ama yaşamadılar. Orta sahanın önemli oyuncuları yokken ayakta kalmayı başardılar, Afrika Kupası döneminde de müthiş gidiyorlar. Hepsinden ötesi, takım neredeyse her maç daha iyi oynuyor. Fabregas-Flamini-Hleb üçlüsü orta sahayı sürüklerken forvet Adebayor harika, yeni transfer Eduardo sonradan ısındı ve tempo tuttu. Genç kadrosuyla sürpriz çıkışı yakalayan Arsenal, şampiyonluğa doğru gidiyor. Arsenal'in kalan fikstüründe de Chelsea ve Manchester United deplasmanları dışında zor bir maçları yok. Büyük maçlarda iyi oynarlarsa, takımdaki dayanışma sonuna kadar giderse; bu yarışta sonuna kadar varlar...

         Manchester United, zirvenin iki puan gerisinde ikinci sırada. Man Utd'nin o kadar iyi bir kadrosu var ki, dünyanın en iyi üç kadrosundan birisi diyebiliriz. Tecrübe, hırs, gençlik, yetenek; herşey var. Geçen sezonki şampiyonluktan sonra yeni gelen oyuncular da ısındılar ve takım zirveye tutundu. Manchester United puan kaybettiğinde çok şaşırıyorum doğrusu, Son on lig maçında sekiz galibiyet aldılar. Arsenal ile içeride, Chelsea ile deplasmanda karşılacakları Nisan ayı büyük ihtimalle belirleyici olacaktır. Bu harika takımın FA Cup ve Şampiyonlar Ligi'nde de mücadele ettiğini ve kupa beklendiğini hatırlatalım...

         Chelsea ise liderin altı puan arkasında üçüncü sırada. Chelsea teknik direktör değişikliği, futbolcu sorunları ve son olarak da Afrika Kupası yüzünden zor zamanlar geçiriyor. Chelsea büyük maçlar haricinde Tottenham, West Ham derbilerini ve Everton maçını deplasmanda oynayacak. Sıkışık fikstürde işleri zor gibi gözüküyor...

         Premier Lig'de son bölüme yaklaşırken Nisan'a kadar zirvedeki üçlünün alacağı sonuçlar önemli. Mart'ın sonunda ve Nisan'da bu üçlü birbirleriyle karşılaşacaklar, şampiyon belki de o dönemde belli olacak. En güçlü Manchester United, en heyecan verici Arsenal, en sürpriz Chelsea olarak gözüküyor. Haydi bakalım...
        



         Not: Fox TV haftada beş maç verebilecekken bir veya iki maç veriyor ve bizleri bu heyecandan mahrum bırakıyor. Umarız bundan sonra daha fazla naklen yayın verirler...

12.02.2008

Arsene Wenger ve Arsenal

1996 yılında Arsenal'in başına geçen Arsene Wenger'in İngiliz medyası tarafından ''Arsene kim?'' başlıklarıyla karşılandığını net bir şekilde hatırlıyoruz. Aradan geçen on iki yılda Wenger çeşitli zor dönemlerden geçti ve kimi zaman takımı beklendiği kadar başarılı olamadı. Bu sezonun başından beri de ''Arsenal yerlerde'' , ''Arsenal battı'' gibi haberler duyuyoruz. Tam tersine, Wenger'in Arsenal'inin son yıllarda Avrupa'nın çoğu takımından çok daha başarılı olduğuna inanıyorum.
        
         Futbolculuk kariyerinde vasat bir isim olan Wenger, teknik direktörlerinin başında da yine vasatı aşamadı, kariyerinin dönüm noktası şüphesiz Arsenal'in başına geçmesi oldu. Arsenal kulübü için de Wenger'in daha ideal bir menajer olması çok zor gözüküyor.
        
         Wenger gelmeden önceki sezonu beşinci sırada bitiren Arsenal kaptan Adams, Lee Dixon, Martin Keown ve Dennis Bergkamp gibi önemli isimlere sahipti. Bu kadronun yanına Vieira-Petit ve Overmars transferleri yapıldı ve Arsenal iki sezon içinde şampiyonluğa yükseldi. 2000 yılında UEFA Kupası finaline çıkan Arsenal o finali kaybetmesine rağmen rüya takımın temelleri atılmıştı. Oyun stillerini ezbere bildiğimiz Pires-Vieira-Henry-Ljungberg-Bergkamp'lı rüya kadrosunu kuran Wenger takımı 2001 ile 2005 arasında iki Premier Lig şampiyonluğuna ve üç FA Cup şampiyonluğuna taşıdı.
        
         O sırada Emirates Stadı projesi ortaya çıktı ve Arsenal'in ekonomisi stad yapımına endekslendi. Bu nedenle Arsenal yıldızlarını kaybetti ve yerlerine beklendiği kadar büyük transferler yapamadı. Tam da bu noktada Wenger'in ne kadar büyük bir dahi olduğunu gördük. Man Utd veya Chelsea kadar önemli derecede mali kaynaklara sahip olmayan bir takımın teknik direktörü olan Wenger, müthiş bir deha göstererek takımını zirvede tuttu.
        
         ''Arsenal birkaç yıl toparlanamaz.'' denilen noktada, 2006 yılında, takımı -tabii ki Thierry Henry'nin de müthiş katkılarıyla- Şampiyonlar Ligi finaline kadar taşıyan Wenger'in kurduğu kadroda göreve geldiği günden hiçbir futbolcu kalmamıştı. Takımın en önemli ismi Henry önce Juventus tarafından alınmış ve sol kanat oyuncu olarak değerlendirmeye çalışılmıştı. Yarım sezon sonra Arsenal'e transferi hayatını değiştirdi. Halmstad'dan 1998'de transfer edilen Ljungberg de yine en önemli parçalardandı. Takımın en pahalı iki ismi Aleksandr Hleb ile Robert Pires idi. En ilginç isim ise sadece 16 yaşında ilk resmi maçını oynayan ve üç yıl sonra da takımın değişmez elemanı olarak Şampiyonlar Ligi finaline çıkan İspanyol Francesc Fabregas idi.
        
         Arsenal yine yıldızlarından çoğunu satmış durumda. Takımın en değerli isimleri çocukluklarından beri takımla beraber olan Kolo Toure ve Francesc Fabregas olarak gözüküyor. Bu sezon Arsenal kimilerine göre ''batmış'' olsa da bana göre hiç öyle değil. Malum, Arsenal dünyanın en zorlu liginde bir maç fazlasıyla son şampiyon Man Utd ile aynı puana sahip, Şampiyonlar Ligi'nde geçen sezon ikinci tura çıkan üç takımın bulunduğu grupta gruptan çıkmayı son maçlardan önce garantilemiş, Lig Kupası'nda ise çeyrek finale kadar yükselmiş. Takımın değerli oyuncularından Tomas Rosicky ile Eduardo'nun bu sezon hiçbir maça çıkmadığını hatırlatalım. Walcott uzun süre sakatlığı nedeniyle oynayamayacak, boşluğu doldurmaya çalışan Nasri ise genç ve yabancı. Takımda kaptanlık krizi de var. William Gallas sürekli kavga çıkarınca, kaptanlık en büyük yıldız Francesc Fabregas'a verildi.
        
         Arsenal bu yılın en başarılı takımlarından biri olmasa da, bana göre hiç başarısız değil. Arsene Wenger ise Ada kariyeriyle Jose Mourinho ve hatta Sir Alex Ferguson'un birkaç adım önünde diye düşünüyorum. Onlar kadar müthiş imkanlara sahip olunmadan da nasıl takım kurulabileceğini gösterdi. Başarısının sırrı oynanacak olan her maçtan önce ekibine yemek vererek işinin peşinde olması, bitmeyen hırsı, rakiplerine karşı kibiri, oyuncularını motivasyonu, Lig Kupası finalinden önce ''Bana 100 milyon dolar da verseniz maçı gençlerle oynayacağım.'' demesi ve belki de en önemlisi ''Para, futbolu kirletiyor.'' demesindedir...

11.02.2008

6. defa Mısır

Bir önceki yazıyı noktalarken, çeyrek finaller gelse de şu turnuva güzelleşsin demiştim. Tamamen favorilerin kazandığı çeyrek finallerden sonra esas sürprizler yarı finalde geldi. Açıkçası iki yarı finalin sonucu hiç de maçın gidişatını yansıtmadı.



Bu yarı final maçlarından çıkan sonuç şuydu: Kadro ne kadar iyi olursa olsun iş kalecide bitiyor. Turnuva başından bu yana Fildişi için söylenen kadronun 10’u çok üst düzey ama kaleci problemi var. As kaleci Barry için bile bu söylenirken, onun sakatlanmasıyla Gili’nin oyuna girmesi bu eksikliği daha da belirginleştirdi.



Finalist iki takım turnuvanın bana göre en iyi kalecilerine sahipti. 2 sene önceki finalde penaltı atışlarının ikisini kurtaran 35’lik Hadary, yarı finalin kesinlikle kader adamıydı. İkinci yarı başlarken Mısır 1-0 öndeydi ve 62. dakikada ikinci golü yiyene kadar Fildişi mutlak bir baskı kurdu. İşte bu dakikalarda Hadary, Drogba’nın iki mutlak kafasını çıkartarak maçın kırılma anını gerçekleştirdi.



Öte yandan Kamerun’da Kameni’nin gelecekte sadece Afrika’da değil, tüm dünyada önemli bir konuma gelmesini bekliyorum. Henüz 23 yaşında ve 2004’den bu yana Espanyol’da 100’ün üzerinde maça çıktı. Kamerun finale çıktıysa Kameni’ye teşekkür etmeleri lazım. Bütün maçı Gana oynarken, tek bir kontratak ile finale çıktılar.



Bu arada, Dünya Kupası’nda Benhaker’in Trinidad’da yaptığını, Le Roy da bu yarı finalde Gana ile yaptı. Hatırlarsanız Benhaker takımın en tecrübeli oyuncusu santrafor Yorke’u oyunu kontrol etmesi için orta sahanın göbeğinde oynatmıştı. Le Roy da defans organizasyonunu sağlaması için Essien’i stoper oynattı.



Fildişi’nin bu turnuvadaki en büyük şansızlığı bana göre grup maçlarında bir Kuzey Afrika takımıyla oynayamaması oldu. Bir Batı Afrika ülkesi olarak Fildişi’nin Mısır karşısına gelene kadar yine dört Batı Afrika ülkesi ile oynaması (Mali, Nijerya, Benin ve Gine) turnuva süresince hep tek tip takımlarla oynamasına sebep oldu. Bu bağlamda kara Afrika ile hiç bağdaşmayan Mısır, Fildişi’ne biraz ters geldi.



Hem ilk Mısır-Kamerun, hem de yarı finalleri izledikten sonra finalin çok tek taraflı olmasını bekliyordum. Kaldı ki, iddaa yanlış tarafı favori ilan ederek 2.9’luk oranıyla Mısır’ı aynı zamanda oldukça kazançlı bir yatırım aracı haline getirdi.



Mısır, Sahara aşağısı ülkelerden apayrı bir oyun oynuyor. Oyunlarının klasik bir Avrupalı Akdeniz futbolundan hiçbir farkı yok. Oldukça organize, topa hakim, sahayı parselleyen diye başlayan bir Ömer Üründül cümlesiyle Mısır’ı tanımlayabiliriz. Şampiyonluğu sonuna kadar hakettiler.



Yalnız forvetler dışında kadro yaşlanıyor. Mısır bu kadro ile en fazla 2010 Dünya Kupası’nı görür. Daha sonra gerilemeye başlayacaklardır. Kadrosu oldukça genç olan Fildişi önümüzdeki 5 yıl boyunca Afrika’yı rahatlıkla domine edecektir. 2010 yılında artık kupa tecrübesi de olan bu ekip, Dünya Kupası’nda çok büyük işler yapabilir. Bir diğer genç kadroya sahip olan takım Nijerya. Ancak onların kadro yapısında ciddi sorunlar var. Forvet bolluğuna karşılık, orta sahada Mikel dışında oyuncu yok. Eğer orta sahaya oyuncu yetiştirebilirlerse onlar da yine Afrika’nın en güçlü takımlarından biri olacaktır.



Yazının sonuna dip not: Eğer biryerlerde Bikey’in neden böyle salakça bir kırımızı kart gördüğünü okuduysanız, lütfen yorumlar bölümüne yazarak benim merakımı da giderin.

1.02.2008

“El Pato”: Ubaldo Matildo Fillol

Efendim bir kez daha aynısı oldu. Yazacağı isimleri önceden duyurup, araştırmayı daha sonra yapan bendeniz, geçen yazının sonunda belirlediğim Fillol ve Carbajal’la ilgili iki ayrı yazı çıkartacak malzemeye ulaştım. Bu durumda, Carbajal benden ikinci kez ama bu defa bilinçli olarak kesik yiyor (birincisi için bkz. River’ın Elleri ve Mazurka). Artık bu büyük kaleciye daha fazla terbiyesizlik etmeyeceğim ve bir dahaki yazı kesinlikle Carbajal’ı anlatacak. Ama bugün Fillol’u selamlayacağız.

Buenos Aires’in sadece 110 km uzaklığındaki San Miguel del Monte’de 21 Temmuz 1950 günü doğar Ubaldo Matildo Fillol. Sakın ha benim gibi atlayıp gözünüzün önüne sarı sıcak bir atmosfer ve Salado (kuzey Arjantin’de de bir Salado olduğu için kimilerine göre Güney Salado) nehrinden yayılan ve bu atmosferi iyice çekilmez yapan nem gelmesin. Güney yarımküredeyiz ve internete girip bakarsak, Temmuz ayının Buenos Aires ve çevresinde yılın en soğuk ayı olduğunu görürüz. Yine de ekvatora yakınlık nedeniyle minimum sıcaklık ortalama 5 dereceden daha aşağı düşmüyor. Neyse konuyu çok dağıtmayalım.

Çoğu büyük kalecinin lakabı futboldaki başarılarından ötürü ya da en azından yeşil sahadan kaynaklanmaktadır. Fillol’da ise durum farklıdır. Çocukluğunda takılan “El Pato: Ördek” lakabı kendisini futbol kariyeri boyunca da takip edecektir. Çoğu G. Amerikalı kaleci gibi Fillol’ün de çocukluğuyla ilgili çok az bilgiye ulaşabiliyor ama en azından futbola Buenos Aires’in hemen dışındaki Quilmes şehrinin takımında başladığını biliyoruz. “Bu isim çok tanıdık yahu” diyenler varsa bir dahaki Boca Juniors maçlarını daha dikkatli seyretsinler. Quilmes şehrinde, aynı ismi taşıyan ve Boca’ya forma sponsoru olan ve de Arjantin’in en iyi birasını üreten fabrika da vardır. Bunun için de bugün ikinci ligde mücadele eden Quilmes takımının lakabı da “El Cervecero”’dur, yani “biracılar”. Gene konuyu dağıttık.

Fillol, Quilmes’te profesyonelliğe ulaşana kadar takımın alt basamaklarını birer birer tırmanarak daha 19 yaşını doldurmadan 1 Mayıs 1969’da A takımda ilk maçına çıkar. Rakip Huracan’dır ve Fillol daha önce de bazı efsane kalecilerde de gördüğümüz gibi profesyonel kariyerine felaket bir başlangıç yapar ve ilki daha maçın ikinci dakikasında olmak üzere 6 tane gol yiyiverir. Bu başarısının (!) cezasının 1969 sezonunda bir daha forma yüzü göremeyerek çekecektir. 1970’te ise kaleyi Jorge Traverso ile paylaşmaktadır ve kadere bakın ki Fillol, Quilmes formasıyla ilk galibiyetini yine Huracan’a karşı oynadığı bir maçta yaşamıştır (2-0). Bu arada, Huracan’la işimiz daha bitmedi. Fillol 1970 sezonu içerisinde ayrıca kendisinin en önemli özelliklerinden birisi olan penaltı kurtarışlarının ilkini gerçekleştirir. Ancak Quilmes o yıl ligde kalmayı başaramaz ve play-off diyebileceğimiz maçların ardından ikinci ligin yolunu tutar. Ama Fillol’un ikinci lig sürgünü sadece bir yıl sürecektir çünkü 1971 sezonunda sergilediği performansla Racing takımının ilgisini çekmiştir.

Gene konudan uzaklaşır gibi olacağız ama buraya bir not sıkıştırmam lazım. Arjantin’in lig sistemi oldukça karışık ve sık sık değişebilen bir yapıya sahip. Örneğin 1967-85 arasında Metropolitan ve Ulusal Lig olmak üzere iki ayrı turnuva oynanmakta ve her sezon iki şampiyon çıkmaktaydı. 1990’dan itibaren de Apertura (açılış) ve Closura (kapanış ) olmak üzere Arjantin gene her yıl iki ligden iki şampiyon çıkarıyor. Bir de işin içine Güney yarımkürede olması nedeniyle sezonların bizdeki gibi Ağustos-Mayıs gibi değil de Şubat-Aralık oynanmasından dolayı kayıtlar mesela 2007/08 sezonu değil 2008 sezonu olarak geçiyor. Neden bunları anlatıyorum, çünkü bu sebeplerden dolayı sezonları ve istatistikleri karıştırmadan size anlatmakta çok zorlanıyorum ve bazı tutarsızlıklar olursa özür bahanem olsun. Örneğin Fillol’un 1973 sezonunda River Plate mi yoksa Racing’de mi oynadığı konusunda farklı kaynaklar farklı bilgiler veriyor.

Futbola dönüyoruz. Fillol bir yıl aradan sonra Racing formasıyla Arjantin birinci ligine geri dönmüştür ve yeni takımında ilk maçı eski bir dosta karşıdır. Racing, Huracan’ı 3-2 yener. 1972 yılı ayrıca Fillol’un yıldızının parlamaya başladığı yıldır. Sezon boyunca tam 6 penaltı kurtarır ve Arjantin ligleri için bir rekor kırar. Genç kaleci ayrıca Racing’in Metropolitan ligi ikinci bitirmesinde de büyük pay sahibidir ve çok başarılı geçirdiği bu sezon ve ardından gelen 1973 sezonu, River Plate ile sözleşme imzalaması için yeterlidir. Ama Racing günleri daha sonra da devam edecektir.

Fillol’un profesyonel kariyerinin ilk maçının bir felaketle sonuçlandığını yukarıda anlatmıştık. Efsane kalecinin River macerası ise belki de daha büyük bir felaketle başlamıştır. Hemen zaman makinemize atlıyoruz ve 3 Şubat 1974’e gidiyoruz. Arjantin’de hayat durmuş vaziyette çünkü bugün “o günler”den birisi. Boca Juniors, La Bombanera’da River Plate’i ağırlayacaktır. Ağırlamak dediysek klişeyi bozmamak için, yoksa iki klubün birbirlerine nasıl bir sevgiyle (!) bağlı olduğu hepimizin malumu. 90 dakikanın bitiminde skor tabelası Boca’nın 5-2’lik galibiyetine işaret etmektedir ve sarı-lacivertlilerin dört golünü Carlos Garcia Cambion atarak bir “El Superclassico”da en çok gol atan oyucu olarak tarihe geçer. Allahtan River Teknik Direktörü “Pipo” Rossi, Fillol’deki yeteneğin farkındadır ve kalecisine sahip çıkar. Nedir bu yetenekler? 1.83 boyundaki kaleci, inanılmaz refleksleri, bire bir pozisyonlarda özellikle ayaklarıyla yaptığı kurtarışlar ve defansla sürekli iletişim hâlinde olmasıyla dikkat çekmektedir. Ayrıca, eğer bir kontratak başlatmayacaksa topu degaj yerine eliyle oyuna sokmak konusunda ısrarcıdır ve hücuma en olumlu katkıyı yapmaya odaklanan bu özelliğiyle de henüz 4 sene önce futbolu bırakmış olan Carrizo’yu hatırlatmaktadır. Zaten birçok kişiye göre Fillol, Carrizo’nun devamıdır.

Fillol’un River hikayesi çok kötü başlasa da güzel devam edecek ama bu noktada kalecinin Arjantin Milli Takımı’ndaki kariyerine girmek lazım. Genç kaleci 1973 yılından bu yana milli takıma seçilmektedir ancak 1973 yılında Batı Almanya ve İsrail’de oynanan özel maçlara da dahil olmak üzere sahaya yedek çıkar. Bu durum 1974 Dünya Kupası’nda da devam edecektir. Fillol, bizim müzeden Daniel Carnevali ve “Pepe” Santoro’nun ardından 3. kalecidir ve Arjantin’in son maçına kadar sahaya çıkamayacaktır. Mavi-beyazlılar ilk turu Polonya’nın ardından ikinci sırada tamamladıktan sonra ikinci tur grubunda peş peşe Hollanda ve Brezilya’ya yenilerek final şansını kaybeder. Teknik Direktör Vladislao Cap ,Gelsenkirchen’de oynanacak Doğu Almanya maçının formalite hâline gelmesi üzerine Fillol’e forma maçını verir ve genç kaleci milli formayla ilk defa 3 Temmuz 1974’te oynanan bir Dünya Kupası maçıyla tanışır. Arjantin ve D. Almanya yenişemezler ve maç ilk yarıda atılan gollerle 1-1 biter. Ancak Fillol daha sonrasında Arjantin Milli Takımı’ndaki yerini giderek daha sağlamlaştıracak ve 1978 yılında efsaneler arasına girecektir.

Tekrar River’a dönüyoruz. Kırmızı-beyazlılar en son şampiyonluklarını 1957 yılında yaşamıştır ve 1967’den bu yana her sezon iki ayrı şansları (Metropolitan ve Ulusal ligler) olması bile bu özlemlerini giderememiştir. Aksine 1968-73 arasında gelen 6 ikincilik bu özlemi ızdıraba çevirmiştir (1969 ve 1970 sezonlarında her iki ligi de ikinci bitiren River, bu konuda Arjantin futbol tarihinde müstesna bir yer elde etmiştir). 18 yıllık hasret 1975 yılında sona erecek ve River Plate bu yılda hem Ulusal Lig’de hem de Metropolitan Ligi’nde şampiyonluğuna ulaşacaktır (hem de Ulusal ligde eski dost Huracan’ı geride bırakarak). Fillol ise, her iki kulvarda da River’ın çoğu maçının “kahramanı” olmayı başaracaktır. River bir kere laneti yenmiştir ve 1983 yılı sonunda Fillol takımdan ayrılana kadar 5 kez daha şampiyon olmuştur ve 1979’da gene duble yapmayı başarmıştır (Metropolitan-Ulusal Lig döneminde aynı yıl içerisinde iki turnuvayı birden kazanmayı başaran diğer iki takım ise 1972’de San Lorenzo ve 1976’da Boca Juniors olmuştur). Bu dönemde Fillol’ün zirve yaptığı sene ise 1977’dir ve bu yıl içerisinde Arjantinli spor gazetecilerinin belirlediği yılın oyuncu seçimini kazanan ilk kaleci olarak Olimpia de Plata ödülünü alır. Ama El Pato’nun dünyanın en büyükleri arasına girmesi için bir sonraki yılın gelmesi gerekecektir. Ama 1978 Dünya Kupası’na geömeden önce kupanın nasıl bir ortamda düzenlendiğini de anlatmak gerekir diye düşünüyorum.

Sene 1978, TRT ilk defa bir Dünya Kupası’nı renkli olarak yayınlamaktadır ve Türk seyircisi açılış gösterisiyle birlikte bir süre sonra Arjantin futbolunun alameti farikası olacak konfeti yağmurunun yeşil çimler üzerine bir papatya tarlası oluşturduğunu görebilmektedir. Ancak Arjantin’den stadyumların dışı renkli değil kapkaradır. 1976 yılında darbeyle yönetimi ele geçiren General Videla cuntası ülkeyi inim inim inletmektedir ve Videla’nın devrildiği 1981 yılına kadar yaklaşık 30,000 vatandaş “kayıp”lara karışacaktır. Videla, Dünya Kupası’nın Arjantin’de düzenlenmesinin yarattığı fırsatın farkındadır ve ülkesinde düzenlenen kupayı mavi-beyazların kazanması hâlinde kendisine yönelmiş tepkilerin azalacağını bilmektedir. Ne diyorduk efendim; “futbol asla sadece futbol değildir”. Siyasî yelpazenin solunda yer alan futbol tarihçileri General Omar Actis’in bir suikaste kurban gitmesini Cunta’nın hırsını gösteren en önemli örnek olduğunu ileri sürmektedir. Kupa’nın organizasyonundan sorumlu Actis, Videla ve kurmaylarının bütün baskılarına rağmen maç yayınlarının Arjantin televizyonlarından renkli olarak verilmesine teknik olarak imkan olmadığını savunmaktadır ve bu konuda bir basın toplantısı yapmaya hazırlandığı günlerde öldürülür. Bunun üzerine başta Hollanda olmak üzere kupaya katılacak ülkelerden bazıları Arjantin’e gelmeyi reddeder, bu kararları ancak Videla yönetiminin FIFA’ya güvenliği garanti etmesiyle değişecektir. Yine de bu Cruyff’u ikna etmeyecektir ve cuntayı protesto ederek Arjantin’e gitmeyen “Sarı Fare” belki de Arjantin’in en önemli rakibinin de büyük ölçüde güç kaybetmesine sebep olacaktır.

Tekrar futbola dönüyoruz. Arjantin’in ilk turda Fransa ve Macaristan’ı aynı skorla 2-1 yendikten sonra İtalya’ya 1-0 yenilmesi kaşların biraz çatılmasına sebep olmuştur ancak bu skora rağmen mavi-beyazlar İtalya’nın ardından ikinci tura çıkacaktır. İkinci tur grubunda ise Arjantin’in ilk rakibi 70’lerin güçlü takımı Polonya’dır. Fillol bu maçta yapacağını yapar ve muhteşem oyununu, Deyna’nın penaltısını kurtararak taçlandırır. Sonrasında ise Brezilya ile 0-0 ile beraber kalan Arjantin son maçta, Dünya Kupaları tarihinin belki de en şaibeli maçında Peru’yu 6-0 yenerek, finalde Hollanda’nın rakibi olmayı başarır. Peru maçını yeniden uzun uzun anlatmaya gerek yok, heralde hepiniz hikayeyi biliyordur.

25 Haziran 1978’de aynı zamanda River Plate’in de evi olan Estadio Monumental’da yine konfetiler uçuşmaktadır. Cruyff’dan yoksun olmasına rağmen 4 yıl sonra yeniden finale ulaşmayı başaran Hollanda ve Arjantin 11. Dünya Kupası finali için sahadaki yerlerini alır. Fillol yine muhteşem oynar ve Arjantin, Hahn’ın ayağından ilk golü yemesine rağmen uzatmalarda 3-1 kazanarak ilk defa Dünya Kupası’na uzanır. Aslında bu maç bir anlamda futbolda kalecinin önemini de bir kez daha gözler önüne serer. Bir tarafta takımına güven veren ve inanılmaz kurtarışlar yapan Fillol ve diğer tarafta ise portakalların en zayıf halkası olan ve finalde yenmeyecek golleri yiyen Jongbloed. Fillol ayrıca kupanın en iyi kalecisi de seçilecektir, ancak o da bazı oyuncular gibi kupa sevincini buruk yaşayanlardandır. Fillol bütün vatan sevgisine rağmen, kazandıkları kupanın hangi amaçlara hizmet ettiğini bilmektedir ve abisi de “kayıp”ların olmasına rağmen sahaya çıkan bir başka efsane Ardiles’in hüznünü paylaşmaktadir.

Bu karanlık Dünya Kupası’nı ilginç bir notla geride bırakalım. Bilinegeldiği üzere futbolda geleneksel olarak kaleciler sahaya “1” numaralı formayla çıkar. Arjantin Milli Takımı ise, 1978’den itibaren Dünya Kupaları’nda forma numaralarını alfabetik sıraya göre dağıtmaya başlamıştır. Böylelikle Fillol 1978’te 5, 1982 Dünya Kupası’nda ise 7 numarayla kaleye geçecektir.

1982 Dünya Kupası ise, Arjantin açısından tam bir hayalkırıklığı olacaktır. Dört sene öncesinin “yıldız adayı” Maradona artık biraz daha gelişmiştir ve halkı Arjantin’den bir şampiyonluk daha beklemektedir. Üçüncü grubun seri başı olan Arjantin daha ilk maçta Belçika’ya 1-0 yenilmesine rağmen Macaristan ve El Salvador’u rahatça geçerek ikinci tura çıkar. Ancak ikinci turda futbol tarihinin belki de ilk “ölüm grubu”nda Brezilya ve İtalya’ya çarpılırlar ve evlerine dönmek zorunda kalırlar. Fillol da takımın geri kalanı gibi biraz tutuk bir turnuva geçirmiştir ve yaşlı kurt Zoff ile yükselmeye başlayan Dasaev gibilerinin gölgesinde kalır.

Hazır başlamışken, Fillol’un milli takım kariyerini de bitirelim, zaten az kaldı. Fillol, Arjantin milli takımının kalesini 3 sene daha korumaya devam eder ve aslında 1986 D.K. elemlerine başlandığı zaman da kalenin sahibidir. Ancak T.D. Bilardo, maçlar ilerledikçe artık 35 yaşına gelen Fillol’un yerine Pumpido gibi genç yeteneklere görev vermeyi tercih edecektir. Ubaldo Matildo Fillol, Arjantin Milli Takımı’na vedasını 30 Haziran 1985’te 2-2 biten Peru maçıyla yapar. 1974-85 arasında, 13’ü Dünya Kupası’nda olmak üzere 58 kere milli olacaktır ve bu hâlen mavi-beyazlı formayı en fazla giyen kaleci rekorunun karşılığıdır.

Tekrar Fillol’un klüp kariyerine döndüğümüz zaman River’la en son şampiyonluğu 1981 yılında kazandığını görmekteyiz. Sonrasında ise 1983 Metropolitan liginin tamamlanmasının ardından klüple yaşadığı maddi sorunlar nedeniyle Ulusal lig için Argentinos Juniors’a transfer olur. Fillol’a göç yolları görünmüştür artık. Bu klüpte sadece 17 maç oynadıktan sonra ise 1984 sezonu için Brezilya’nın Flamengo takımına geçer Guanabara Kupası’nı kazanan takımda yer alır. Bir sezon da Brezilya’da takıldıktan sonra 1985-86 sezonunda Atletico Madrid’in kalesini korur. İspanya’da sezonun bitmesinin ardından zaten özel bir gönül bağının da bulunduğu Racing’e geri döner. 1989 yılında ise kariyerini sona erdireceği Velez Sarsfield’e transfer olarak 1991 yılında emekli olur. Arjantin liginde 20 yıla yakın süre oynamış ve 589 resmî maça çıkmıştır. Üzerine Flamengo ve Atletico Madrid maceralarını da ekleyince 641 maça ulaşıyoruz.

Fillol, futbolu bıraktıktan sonra hiç de sürpriz olmayacak bir şekilde Arjantin Milli Takımı’nın kaleci antrenörü olur ve sonraki 10 küsür yıl pek monoton geçer Ta ki 2004 yılında Racing Teknik Direktörlüğü’ne getirilinceye kadar bu göreve devam eder. Ancak sezon kendisi ve takım için iyi geçmeyecektir ve görevden ayrılmak zorunda kalır ve milli takıma geri döner. Kendisiyle ilgili son haberler 2007 yılı ortasında ayrıca 20-yaş altı takımın teknik direktör yardımcılığına getirildiğini duyurmaktadır.

1978’de sadece bir yaşındaydım ve o D.K.’ya ilişkin bugün en bilinen arşiv görüntüleri de daha çok Kempes ve Arjantin’in hücumunu yadmeteyi tercih ediyıor. 1982’de İtalya’dan başka hiç bir şey hatırlamıyorum. Onun dışında da Fillol’un oynadığı zamanlar bırakın Arjantin ligi’ni Avrupa liglerini bile TV’den izlemek bir lükstü. Heralde bunlardan olsa gerek Fillol ismi benim için çok şey ifade etmiyor. E öyleyse daha eski kaleciler için de çok fazla şey hissetmemem lazım ama öyle de değil. Ama tabi bu, internetin tozlu sayfalarına dalıp, google’ın İspanyolca’dan yapmaya çalıştığı çevirilerde ne demeye çalıştığını anlamak için debelenmeye engel değil.

Fillol’un eski resimlerine bakıyorum da çoğunluğunda yüzüne hüzünlü bir ifade hâkim. Sanki kalecinin yalnızlığını en damardan yaşayanlardan birisi gibi. Aslında bir akşam kurucan rakı masasını, geçicen karşısına ve soracaksın: “Boca maçlarını anlat be baba”.

Bir dahaki yazıya artık Carbajal’in ya da “Beş kupa”nın elini öpelim.

29.01.2008

Belçika'da Son Durumlar

Sevgili futbol ve ortakafagol severler yine bir Belçika yazısıyla birlikteyiz. Son yazıdan beri ligde çok önemli değişiklikler olmadı ve son yazımda belirttiğim gibi Club Brugge ve Standard arasındaki şampiyonluk yarışı hızla devam ediyor. Brugge bu işe fazlaca inanmış gözüküyor ve aralarında sadece 1 puan olsa da ben kafamda Brugge takımını şampiyon ilan etmiş bulunuyorum.

Anderlecht ise beni şaşırtmaya ısrarla devam ediyor. Fenerbahçe karşısında izlediğimiz takımdan çok daha kötü durumdalar zaten ellerinde olan az değerden biri olan Meme Tchite’ yi de Racing’ e kaptırmış olmaları bir diğer forvet Frutos’ un sık sakatlanması ve Mbo Mpenza’ nın artık eski günlerinde olmaması takımın gol sıkıntısı çekmesinde büyük etken olarak gözüküyor. Temsilcimiz Serhat Akın ise antrenörüyle arasındaki problemlerden dolayı tam performansını sahaya koyamıyor. Artık Serhat’ ın gözümüzün önünde bir ligde oynamasının zamanı geldi herhalde. Anderlecht yönetimi ise bu gidişi durdurmak için ne bir transfer yapıyor ne de radikal kararlar alıyor. Devre arasında takıma sadece Çek oyuncu Stanislav Vlcek dahil edildi.

Puan durumda 1. sıradaki Brugge ve 2. sıradaki Standard’ın ardından 3. sırada Cercle Brugge yer alıyor. Geçtiğimiz senelerde Zulte Waregem’ in yaptığı süprizin bir benzerini de onlar yapacak galiba. Anderlecht’ in bu kadar kötü performans gösterdiği göz önüne alınırsa zaten UEFA için önemli bir pozisyona geliyorlar. Hemen 1 puan gerilerinde de Germinal Beerschot yer alıyor. 5. sıradaki Gent’le aralarında da 7 puan olduğu içinde Beerschot’ u geçmeleri halinde gelecek sezon onları UEFA’ da izleyebiliriz.

Milli takımımız açısından bakacaksak liglerinden hala umutları yok ama lejyonerleri iyi performans gösteriyorlar. AZ’nin forvetinde yer alan Moussa Dembele attığı gollerle bu sene takımında parlayan ender isimlerden biri ve stoperlerimiz için zorlayıcı olabilir, Bayern’ in stoperi Van Buyten ise hala sakatlığı atlatabilmiş değil ama atlattıktan sonra çok iyi performans göstereceğine emin olabilirsiniz, Hamburg’ un stoperinde yer alan Vincent Kompany ise hücum gücümüz için Van Buyten ile beraber bir engel. O da sürekli ilk 11’ de yer alarak değerine değer katıyor. M.City’ nin forvetinde çok forma bulmasa da oynadığı maçlarda bitiriciliğini gösteren Emile Mpenza ise Fatih Terim’ in veya o zamanki antrenörümüzün üzerine düşünmesi gereken bir oyuncu. Fiorentina’ nın yedek sağ beki Anthony Van Den Borre ise Ujfalusi’ nin arkasında kalsa da 18 yaşında olması ve sürekli üstüne koyması nedeniyle zaten az olan sol beklerimiz için kabus olabilir dikkat çekilmesi gereken bir başka oyuncu. Racing Santander’ in forvetinde yer alan ve İspanya Ligi’ nde gollerine devam eden Meme Tchite’ de beni düşündüren isimlerden. Aralara atılan toplarda zorlanan Türk futbolu defans sisteminde pırpır forvet olan bu oyuncu için kalecilerimizin uyanık olması gerekiyor. Bu oyuncular dışında Avrupa’ da dikkatimi çeken bir başka Belçikalı yok ve bu saydığım oyuncular için alınacak önlemlerle iki maçta da onları sahadan silebiliriz.

Dikkat Çeken Oyuncular

Geldik her yazımızda artık klasikleşen dikkat çeken oyuncuya. Bu sefer pek tanımadığınız bir oyuncuyu seçtim bu köşe için. Rosealeare takımının Mali’ li oyuncusu ve aynı zamanda gol krallığındaki lider isimlerden Mahamadou Dissa. Kendisi uzun yıllardır Fransa’ nın alt liglerinde sürünürken Belçika Ligi’ ne geldi ve Beveren ile iki yıl içinde oynadığı 63 karşılaşmada 15 gol attı. Bu sezon başında ise Roesealere takımını tercih etti ve 14 maçta attığı 10 golle gol krallığında 3 isimle birlikte birinciliği paylaşıyor. 1.73 boyundaki bu siyahi forvetin Anderlecht veya Brugge takımlarından birine gitmesi hiç sürpriz olmaz. Özellikle Tchite’ yi kaybettikten sonra gol yollarında sıkıntı çeken ve onun gibi pırpır bir forvete ihtiyaç duyan Anderlecht için de büyük bir nimet olabilir.

Bir yazımızın daha sonuna geldik. Umarım keyifle okursunuz. Bol gollü günler…