İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

26.01.2005

Ayrılık Sona Erdi...

Bundesliga uzun bir aradan sonra(Süper Lig ile birlikte en uzun ara Bundesliga’daydı) tekrar başladı. Cuma akşamı liderin maçı ile başladı ve ikinci yarı(Rückrunde) başladı. Skorlara bakınca pek sürpriz yok gibi gözüküyor çünkü genelde adı büyük olanlar kazandı.

M’Gladbach 1 - 0 Bielefeld : Ara transferde en etkili ekiplerden M’Gladbach kendi sahasında ilk yarının sürpriz takımı(özellikle deplasmanlarda etkililerdi) Bielefeld’i yendi. Bu onlara hem güven verecektir. Yeni transfer Craig Moore hem gol yemeyen bir defansın parçası hem de tek golün sahibiydi. Gol pasını da bir başka yeni transfer Böhme kornerden yaptı. Yeni transferler için güven verici bir maç oldu. Bu arada geçen yazıda bitti dediğimiz Ümit Karan transferi yattı. (Ama antrenmana bile çıkmıştı?) Gladbach iyi bir seri yakalarsa düşme bölgesinden uzaklaşmakta zorlanmayacaktır.

Bayern Münih 3 – 0 HSV: İlk yarının lideri Hamburg önünde kolay kazandı. Fazla konuşulacak yanı olmayan bir maç bence. Hamburg deplasmanda galibiyet amacı ile maça çıkan bir takım değildi, Bayern de kazanması gerekiyordu. Olması gereken oldu.

Bochum 2 – 2 Hertha: Düşme bölgesindeki üç takımın en üstündeki Bochum iyi bir u-dönüş yaptı maç sırasında. 0 – 2 geri düşmelerine rağmen bir puan önemliydi ama hafta onlar için pek de iyi bitmedi. Hertha ise dengesiz davranışlara devam etmekte kararlı. İlk yarıyı iyi bitirdiler ama deplasmanda 0 – 2 öne geçmişken maçı kazanamayan bir takım üst sıraları zorlayamaz. Bu şansları değerlendirmeleri gerek. İyi bir kadroları var ama istikrar hala büyük sorun.

Mainz 2 - 3 Stuttgart: Tarihinde ilk kez Bundesliga’da oynayan bir takım için çok iyi başladılar ama bunun sona ereceğini onlar da biliyordu. Nitekim ilk yarı arasına kötü girdikleri gibi ikinci yarıya da kötü girdiler. Daha da kötüsü alttaki üç takımla aradaki puan farkı 7’ye geriledi. Gladbach ve Dortmund ne kadar kötü de olsa düşmeleri mucize ve bunu herkes biliyor. Düşmek için kadroları çok iyi. Mainz ve Nürnberg altta çaresiz görünen üçlünün hedefi olacaktır. Bielefeld de katılabilir yorumları tabi var ama ben katılmıyorum. Mainz kendine çeki düzen vermeli yoksa Bundesliga bir senelik bir rüya olmaktan öteye geçemez. Tabi bu yorum bu maç için geçerli değil. Stuttgart’ı yenmeleri zaten zor ve skor fena değil ancak ileriki maçlarda kazanmayı tekrar hatırlamaları lazım.

Hannover 0 – 3 Leverkusen : İsim olarak karşılaştırırsak tabi Leverkusen ama Kırmızıların ilk yarıdaki performansları beni çok heyecanlandırmıştı. Çok ağır bir yenilgi Hannover için. İlk yarıda birçok büyük takıma kök söktürmüşlerdi halbuki. Leverkusen için ise çok başarılı bir başlangıç. Şampiyonlar ligi başlayana kadar ligde toparlanmaları lazım. İlk yarıda Werder gibi onlar da şampiyonlar ligindeki başarılardan olumsuz etkilendiler. Bunu aşarlarsa tepedeki mücadeleye yaklaşırlar yoksa aralarda dolanırlar. İki doğu Avrupalı Voronin ve Berbatov beni etkilemeye devam ediyorlar.

Nürnberg 1 – 3 K’Slautern: Nürnberg de Mainz gibi benim küme düşme mücadelesine eklediğim bir takım. Bu mağlubiyet hala 6 puan fark olsa da Nürnberg için alarmdır. Kendi sahalarında çok da üst düzeyde seyretmeyen K’Slautern’ e üç golle yenilmek kötü bir darbe. Onlar da şu anda bulunan farkı düşünüp yatarlarsa taraftarlarını üzerler. K’Slautern ise adı güçlü bir takım ve orta sıralara tutunup alt taraftan uzak durmaya çalışacaklar.

Wolfsburg 1 – 2 Dortmund: Aslında başta adı büyük olanlar derken Leverkusen ve Dortmund’u kastettim. Bu maçta Wolfsburg’un Wolkswagen Arena’da görkemli bir galibiyeti ile sonuçlanmasını bekliyordum. Antalya’daki hazırlık maçlarında izlemeye çalıştığım Dortmund beni hayal kırıklığına uğratmış “bu sene yoklar” dedirtmişti. İlk maçta deplasmanda Wolfsburg’u yenmeleri umut verici. Zaten ilk yarıyı bitirdikleri yer absürd idi. Oradan daha tepelere çıkmaları lazım. Avrupa katılımı şimdiden hayal olmuş olabilir ama Almanya’nın 1990’lardaki başarılı takımı bu ismin hakkını vermeli.

Hansa Rostock 0 – 0 Freiburg: Bu maç oynanmasa da olurmuş. Maçtan önce iki takım antrenörüne, “maçı boş verin iki takıma da birer puan verip eve gidelim” dese oradan “Eyvallah!” sesleri yükselirdi herhalde. Erken denebilir ama bence iki takımda bu maça yenmek için çıkmalılardı. İki antrenör de “yenilirsek düşeriz” diye bir puana razı çıkmışlar. Ben bu mentaliteyi anlayamıyorum. Bu maçı kazanmayacaklarsa(iki takım için de) hangisini kazanacaklar ya da kazanmak için oynayacaklar? Puan farkı Nürnberg ile 9 o da yakalayabilmeleri en olası takım. Artık kazanmak için oynamaları gerek yoksa iki takım da lig bitmeden çok önce küme düşerler. Bence kurtulacak kadroları da yok ama en azında o tutumu göstermeleri lazım.

SAĞ BEKİ TÜRK BİR MAÇ…

Haftanın şüphesiz en çok beklenen maçı Schalke04 ve Werder Bremen arasındaydı. NTV vereceğini duyurunca sevindim ama ne yazık ki canlı değilmiş ve skoru internetten öğrenip izlemek zorunda kaldık. Tabi zevkine varamadık. Yine de çok heyecanlı bir maçtı. İlk yarısında Werder Bremen çok gol kaçırdı, Schalke de bunu affetmedi. Aufarena’daki bu şölende sağ bekler Hamit Altıntop ve Ümit Davala idi. Milli oyuncularımıza da Rückrunde de başarı diliyorum. Hamit zaten düzenli olarak oynadı ancak maalesef sakatlıklar Ümit’i sahalardan uzak tuttu. Schalke Ailton’un ofsayt şüpheli golü ile kazandı ve çok tartışıldı. İkinci yarının ilk haftasının en karlı takımı da bence Schalke oldu. Bence hala ligin en iyi üç takımı Werder Bremen, Bayern Münih ve Schalke. Schalke bu maçı alarak şampiyonluk iddiasını yine vurguladı. Oradaki muhteşem taraftara da bir hediye oldu.

Sezonun ilk yarısında en çok taraftar çeken lig olmayı başaran Bundesliga yine eğlendirici bir haftayı geride bıraktı. Gerçekten çok güzel statlar var. Hannover de yeni stadının açılışında kötü bir sürpriz yaşadı ama Bundesliga’da bu sene önemli bir yer kazandılar.

• Bu arada Ümit Davala sakatlanan oyuncular olması üzerine Asya’daki felaketzedelere yardım amacıyla düzenlenen maçta yabancı karmasına çağrıldı.

28.12.2004

Hollanda Ligi Yeni Başlıyor

1. devrenin sona ermesiyle beraber Hollanda Lig’i yeniden başladı. İspanya’da Barcelona, başta R. Madrid olmak üzere diğer takımlara kimsenin yıllardır atmadığı kadar farkı attı. Aynı şekilde Juventus İtalya’da 4 puan, Chelsea de İngiltere’de 5 puan farkla önde gidiyorlar. Hollanda Ligi’ne baktığımızda aynı puan ve averaja sahip 2 takımı en başta görüyoruz. Bunlar Alkmaar ve PSV. Ligin son 2 haftasına 5 puan önde giren PSV, önce Feyenoordla berabere kalarak sonra da kendi sahasında 8. sırada bulunan Roda’ya kaybederek avantajını yitirdi ve Alkmaar’ın, deplasmanda, sadece 8 puanı bulunan Roosendaal’ı yenmesiyle Eredivise’de durum eşitlendi.

21 Ocak tarihinde, ligin 2. yarısı başlayacak. Puan tablosuna bakılırsa, son 3 sırada 9, 8, 8 puanı bulunan Den Bosch, De Graafschap ve Roosendaal yer alıyor. 15. sırada, yani alttan 4. sırada yer alan Den Haag’ın 15, alttan 5. sırada yer alan Nec Nijmegen’in ise 17 puanı bulunuyor. Bana kalırsa son 3 sırada yer alan takımların hiçbiri kümede kalmayı başaramaz. Roosendaal ve De Graafschap’in kesin düşeceğine inanıyorum. Den Bosch’un da kaderinin şubat ayında belli olacağını düşünüyorum. Şubatta önce Den Haag, sonra da De Graafschap ile oynayacak olan Den Bosch, bu iki maçtan 6 puan çıkartırsa, çok çok az bir ihtimal kümede kalma şansını son 6–7 haftaya taşıyabilir.

Hollanda ligi öyle bir lig ki, üst sıralarla alt sıraların arasında çok büyük puan farkları var. İlk üç sırada takımların puanı 42, 42, 37 iken, son üç sırada 8, 8, 9 puanlı takımlar yer alıyor. Bir başka deyişle, üstteki takımlarla alttaki takımlar arasında ciddi farklar var. Son sıralardaki takımlara baktığımız zaman, aldıkları galibiyetlerden Den Haag’ın Feyenoord’u yenmesi dışında hiçbir tanesi üst 6 sıradaki takımlara karşı değil.

Averajlara baktığımız zaman da inanılmaz bir grafik ile karşılaşıyoruz. Hollanda Ligindeki ilk 4 takımın averajları 42, 42, 37, 31 şeklinde. 5. sıradaki Utrecht’in averajı ise sadece dört. 6, 7, 8. sıralarda bulunan takımların toplam averajı da ancak 13 ediyor. 8 ile 15. sıralar arasında sıralanan takımların averajı –2 ile –7 ararsında değişmekte. Son 3 sıraya baktığımız zaman –33, -26 ve –28 averajlarla karşılaşıyoruz. Bu da son 3 sırada bulunan takımların ligde kalmalarının ne kadar zor olduğunu tekrar gösteriyor.

Alt sıraların analizini yaptıktan sonra üst sıralardaki takımlara tekrar dönelim. Birinci devreyi ikili averajdan dolayı önde kapayan PSV, ikinci devre zorlanır mı? Ajax ve Alkmaar ile deplasmanda oynayacak olmasına rağmen bence PSV bu sene şampiyon olacak. Alkmaar’ın Hollanda Ligi’nde ve UEFA Kupası’ndaki çıkışı devam edebilecek mi? Bence Alkmaar şampiyon olamasa bile bu seneyi ikinci tamamlayacak. 10 haftada 30 puan toplayan Alkmaar, ikinci devrede ilk üç maçını alacağına inanıyorum. 12 Şubat tarihinde ise PSV’yi konuk edecekler. Herhalde bu maç Hollanda Ligi’nin bu seneki en önemli maçı olacak. UEFA Kupası’nda da ilk yazımda yazdığım gibi yarı final oynayacağına hala inanıyorum.

Diğer yandan Ajax devreye 3. sırada girdi ve baştaki 2 takımla arasında 5 puan fark bulunuyor. Hafta içinde Yunan yıldız Charisteas’ı renklerine bağlayan Ajax bu farkı kapatıp Şampiyonlar Ligi mücadelesi verebilir belki ama PSV bu sene gerçekten güçlü ve Alkmaar da 1 yıldır inanılmaz bir çıkışta. Hayatında hiç Şampiyonlar Ligi görmemiş Alkmaar bence bu avantajını kolay kolay Ajax’a kaptırmayacak ama futbolda her şey olur. Ajax, Alkmaar ve PSV ile içeride oynayacak, bu onlar için iyi bir avantaj olabilir.

Son olarak Feyenoord’un üzerinde durmak istiyorum. UEFA Kupası’nda başarılı sonuçlar alan Feyenoord ne olduysa ligde son 2 hafta istediği sonuçları alamadı. Önce PSV’yi konuk eden Feyenoord, 83. dakikasında 3-1 mağlup durumda olduğu maçı berabere bitirmeyi başardı. Aslına bakılırsa Feyenoord bu maçta iyi top oynadı ama ligdeki şansını sürdürmesi için çok önemli bir şanstı ve PSV ile arasında puan farkını kapatamadı. Ardından da, ligin zayıf ekiplerinden Den Haag’a kaybeden Feyenoord, liderin 11 puan gerisine düştü. Puan kaybının çok az olduğu Hollanda Ligi şartlarını göz önünde bulundurursak, bu kaybedilen 5 puan Feyenoord’u şampiyonluk ve ikincilikten baya uzaklaştırmış gibi gözüküyor.

Ligin ilk yarısı sonunda puan durumu şöyle:

1. PSV 42 10. Williem 22
2. Alkmaar 42 11. Waalwijk 21
3. Ajax 37 12. Groningen 19
4. Feyenoord 31 13. Twente 18
5. Utrecht 28 14. Nec Nijmegen 17
6. Heerenveen 28 15. Den Haag 15
7. Vitesse 27 16. Den Bosch 9
8. Roda 26 17. De Graafschap 8
9. Nac Breda 26 18. Roosendaal 8

Öte yandan, UEFA ve Şampiyonlar Ligi kuraları çekildi. Hollanda takımlarının durumlarını değerlendirmek için 2. devrenin başlamasını bekliyorum, Ocak ayında değerlendirmelerimi bildireceğim.

18.12.2004

Parayla Saadet Bal Gibi Olur

2004 yılının son günlerine girerken Avrupa’da futbol tatile girmek üzere. Liglerin büyük çoğununda ilk haftanın son maçları oynanıyor. Şampiyonlar Ligi’nin heyecanı da şubat ayının sonuna kadar bitti. Tek grup elemeli statünün 2. yılında bu yeni takvimin en çok İngiliz takımlarının işine geldiğini görüyoruz. Diğer Avrupa Liglerinin elit takımlarına göre fazladan 4 lig maçı ve 1 kupa oynayan Adalılar takvimlerinden 4 maç kaklınca bu sezon Şampiyonlar Ligi’nde daha başarılı oldular ve 4 takımla birden, fire vermeksizin bir üst tura çıktılar. Kupada bir üst tura 4 İngiliz takımının yanında, 3 Alman, 3 İtalyan ve 2 İspanyol takımı daha son 16’ya kalınca, hele ki ligimizin kalitesine iyice çamur attığımız şu günlerde yeniden “ Güçlü liglerin takımları Avrupa’da daha mı başarılı oluyor?” sorusunun sorulmasına sebep oldu. Alex Ferguson bu genellemeye tamamen karşı çıkıyor ve Premiership’in çok zor olması sebebiyle İngiliz takımlarının çok yıprandığını ve ilkbahar geldiğinde Avrupa’da mücadele etmek için güçlerinin kalmadığını savunuyor. Gerçekten de bizim ligimiz gibi oligarşik, hatta monarşik bir yapıya sahip Portekiz ligi’nde kendini fazla yormayan Porto geçtiğimiz yıl kupayı kaldıran taraf oldu. Peki biz neden bir Porto çıkartamıyoruz. Zorlu geçen yerel liglere karşın bu ülkelerin, kupada bu kadar ileriye gitmesinin tek sebebi PARA. Her ne kadar Porto zayıf bir ligin takımı da olsa Porto G14 üyesi ve bu sezon geleceğin yıldız adaylarından Diego Ribbas için 11 milyon euro ödediler ki Diego gösterdiği performansla ödenen paranın hakkını vereceğini gösterdi.

Liginde çok da yıldız bulundurmayan, hatta Dünya Kupası’nı kazanmadan önce kalitesinin bizim ligimizden fazla yüksek olmadığı Fransa Ligi’nin yayın hakları geçtiğimiz hafta, 3 yıllık 1.8 milyar euroya Canal + e satıldı. Bu sözleşmenin içeriğini ve nasıl paylaştırıldığını Banu K. Yelkovan’ın Radikal’deki İyi Seyirci Neden Evde? yazısından okuyabilirsiniz. Bu parayla sadece kadrosuna yıldız katmayan Avrupa kulüpleri aynı zamanda altyapı ve merchendising konularında da ilerleme kaydediyorlar. Son olarak Abrahamovic ile yeni bir çehre kazanan Chelsea, mayıs ayından itibaren kullanacağı yeni logosunu tanıttı. Londra’nın bir diğer başarılı takımı Arsenal ise 2006’dan itibaren kullanacağı yeni stadyumun isim haklarını Emirates’e 15 yıllık 145 milyon € karşılığında sattı. Avrupa futbol endüstrisi ile ilgili bir diğer haberse Rangers’tan: İskoç ekibi, futbolun yeni pazarı Uzakdoğu’dan pay almak istemiş ve İskoçlar’ın geleneksel içkisi viskiyi Rangers markası altında şişeleyip Çin’de satışa çıkarmış. Bu gittikçe büyüyen Uzakdoğu pazarı ile ilgili bir yazıyı gelecek ay yazacağım. Ülkemizde henüz üç büyüklerin yeni yeni isim haklarını tescilleyip, kendi mağazalarını açtıktıklarını düşünürsek bu sektörde Avrupa’nın 15 yıl gerisinde olduğunu söyleyebiliriz.

Şu sıralar UEFA’nın Şampiyonlar Ligi ile ilgili en büyük sıkıntısı yine paradan kaynaklanıyor. Zaten zengin olan güçlü kulüpler, kupada üst turlara çıkarak daha da zenginleşiyorlar ve büyük kulüp, küçük kulüp arasındaki fark gittikçe artıyor. Şampiyonlar Ligi’ndeki para dağılımın nasıl yapıldığını Kiev'in Fenere Kıyağı yazısında bulabilirsiniz. 10 yıl önce UEFA, Şampiyonlar Ligi’ni bugünkü statüye kavuştururken elbette ki böyle olacağını düşünmemişlerdi. Şimdi harıl harıl bu sistemi nasıl değiştireceklerini düşünedursunlar, G14’ün “Avrupa Ligi isteriz” serzenişleri Demokles’in kılıcı gibi başlarının üzerinde sallanmaya devam ediyor.

UEFA’nın finansal problemlerini bir kenara bırakalım ve Şampiyonlar Ligi’nde geride kalan 96 maç sonunda neler görmüşüz ona bakalım. Anderlecht, grup maçlarını puansız, Deportivo ise golsüz tamamladı yine de en büyük hayal kırıklığı geçen yılın İspanya Ligi şampiyonu Valencia’dan geldi. İki maçta da Bremen’e yenilen Valencia artık şansını UEFA Kupası’nda deneyecek. Chelsea elini kolunu sallaya sallaya grubu lider bitirirken stoperleri John Terry son 2 maçta oynatılmamasına karşın 3 gol attı. Juventus sadece 6 gol atarak 16 puan topladı ve grubu lider bitirdi. Grup maçları sonunda en çok gol atan takım 17 golle Lyon oldu. Lyon’da üzerinde durulması gereken oyucu Nilmar. Bu sezon başında 6.75 milyon euroya transfer edilen Brezilyalı forvet 4 gol attı. Henüz 20 yaşındaki oyuncu benim için sezonun en iyi yeni genç yeteneği.

İki hafta arayla seyrettiğimiz Milan – Barcelona maçları bize futbolun ne kadar güzel bir spor olduğunu tekrar gösterdi. Her ne kadar ilk maç 1-0 bitse de kaleyi bulan 15 şut güzel futbolun sadece ibaret olmadığını gösterdi. Son dakikada bile doldurt boşalt yapmayıp, paslaşarak pozisyon bulmaya çalışan ve bana Cruyff zamanını hatırlatan Barcelona benim en büyük İstanbul adaylarından… idi. Şu anda Avrupa’da en güzel futbolu oynayan iki takımın henüz 2. turda karşılaşması futbol adına üzücü ancak çok zevkli iki Chelsea – Barcelona maçı seyredeceğimiz kesin.

Yeniden görüşmek üzere….

12.12.2004

Vee Chelsea Takım Oldu

Premier League’de çok şeyler değişti. Arsenal’in düşüşü, Chelsea’nin yükselişi, Man Utd’ın toparlanışı, Everton’la Bolton’ın parlaması derken lig, sezon başında tahmin edilenden çok daha farklı bir çehreye büründü. 17. haftadaki dev Londra derbisi (Arsenal-Chelsea) öncesi lig iyice hareketlendi.

Son şampiyon Arsenal’in düşüşünü geçen yazımda irdelemiştim. Arsenal bu hafta kalede Lehmann yerine Almunia’yla çıktığı Birmingham karşısında 3-0 galip gelerek Şampiyonlar Ligi maçı ve Chelsea derbisi öncesi moralini düzeltti. Kazanmayı hatırladı. Arsenal’in sene başından beri belirttiğim sorunları aynen devam ediyor. Campbell, sakatlığı sebebiyle sezonun başındaki ilk 10-15 maçı kaçırdığı için henüz form tutamamış ve Touré’ye ayak uyduramıyor. Cygan ise stoperde Campbell’in şu formsuz halini bile doldurabilecek kalitede bir oyuncu değil. Sezon başından bu yana 25 maç aralıksız, zaman zaman sakat sakat oynayan bekler Cole ve Lauren artık fiziksel olarak tükenmiş durumda. Reyes sezon başındaki formunun uzağında. Henry deseniz o da sakat sakat oynamasına rağmen gollerine devam ediyor. Tam da bu durumda insanın aklına “Peki sezon başında muhteşem oyayan 35’lik delikanlı Bergkamp en azından Londra’daki maçlarda ilk 11 başlayamaz mı?” gibi bir soru geliyor. Yahu bu adamın Shearer’dan eksiği ne? Kendine de iyi bakıyor bakmasına! Neyse... Gilberto, Edu ve van Persie gibi üst düzey oyuncuların da rotasyonda yeteri kadar süre alamamaları uzun ve sert lig maratonunda bence Arsenal’in başını daha çok ağrıtacak. Arsenal’i Wenger dönemi boyunca en çok derde sokan sorunu olan oyun disiplini ve sabır eksikliği ise bu sene kritik Şampiyonlar Ligi maçlarında ve geçen hafta Man Utd’a Bellion’un 1. dk’da attığı golle 1-0 yenildikleri Lig Kupası maçında yine kendini gösterdi. Artık bunu Monsieur Wenger’in oyun karakterinin bir parçası olarak görüyoruz ve mentalitenin bu açıklarını kapatabileceğinden ümidimizi kesiyoruz.
Sıra geldi yazının asıl kahramanlarına: Chelsea FC ve Jose Mourinho. Yukarıdaki Arsenal paragrafını okudunuz. İşte Arsenal’de nasıl bir kötüye gidiş söz konusuysa Chelsea’de tam zıttı bir yükseliş gözlemliyoruz. Tamam, “Topçular” belki yenilmeden en çok maç götürme rekorunu bu sene kazanmış olabilirler, ama derinden gelen bir Chelsea rekorundan hiç kimse söz etmiyor. “Maviler,” Premier League’de bu sezon 16 maçta yalnızca 3 gol yedi ve defansif ciddiyetlerini hiç de kaybedeceğe benzemiyorlar. Şimdiden iddia ediyorum, sezon sonu bir başka rekorla daha karşılaşabiliriz.

Peki nedir Chelsea’nin başarısının ana faktörü? Rus dolar milyarderi Abramovich’in bitmek tükenmek bilmeyen serveti mi, Jose Mourinho’nun dehası mı, yoksa oyuncuların bireysel kalitesi mi? Aslında başarı işte bu üç faktörün bir kombinasyonu. Roman Abramovich’in Chelsea’nin başına gelişi tamamen ayrı bir yazının konusu olabilecek, sosyo-ekonomik bir olay. Bu ilginç adamın Chelsea’ye aktardığı servet, Man Utd’ı dünyanın kendi kendine yetebilen en zengin halka arz edilmiş spor müessesesi haline getirmiş “chairman” Peter Kenyon’un elinde, ligin bütün devlerini psikolojik olarak ezen, onları ümitsizliğe iten, ligdeki rekabetin bir bakıma geleceğini karartan bir güce dönüştü. Bu para, aynı zamanda takımdaki dünya klasındaki birçok futbol yıldızına, yerlerinin hiçbir zaman garanti olmadığını gösteren bir itici güç haline geldi. Öyle ki, klüp, adını karalamamak için, adı kokain skandalına karışan Rumen Adrian Mutu’dan 43 milyon £ pahasına da olsa vazgeçebiliyor. Frank Lampard’ın Champions dergisine verdiği bir demeç işte bu olayı kanıtlıyor. “Roman Abramovich o araba dolusu parayla klübün başına geçip takıma yeni süperstarlar gelmeye başladığında kararımı verdim. Ya her zamankinden daha çok çalışıp bu takımın değişmez bir parçası olacaktım ya da silinip gidecektim.” diyor Lampard. Bu rekabetin ona yaradığını 126 maçtır ne sakatlık ne ceza demeden lig maçlarında aralıksız görev almasından ve İngiltere’nin en istikrarlı orta saha oyuncusu haline gelmesinden çıkarabiliriz. Lampard gibi, kendisini bu süreçte çok iyi geliştiren bir başka oyuncu da John Terry. İstikrarlı oyunu ve saygı duyulan kişiliği sayesinde genç yaşına rağmen kaptanlığa yükselen stoper, inanılmaz hava hakimiyeti (öyle ki sadece kornerlerden attığı kafa golleri sayesinde Şampiyonlar Ligi’nde gol krallığına oynuyor!) ve tükenmek bilmeyen hırsını birleştirerek Lampard’la beraber takımın ruhunu oluşturuyor. “Premier League 2004-05” yazımda da belirttiğim gibi Chelsea taraftarının gözünde, bu altyapıdan yetişmiş iki yerel yetenek, milyon £’lar ödenerek alınan süperstarlardan daha değerliler.
Bu günlere gelmesinde önemli rol oynayan eski patronu Robson aracılığıyla İngiliz futbolunu yakından hatmetmiş taktik deha Mourinho, İngiliz taraftarın genç İngiliz oyunculara olan zaafını bildiğinden takımı Lampard ve Terry üstüne kurdu. Ranieri döneminde kaybolmaya yüz tutan Joe Cole’dan bir sağ kanat oyuncusu yaratarak bu yeteneği takıma tekrar kazandırdı. Ama Mourinho’nun Chelsea’de başardığı en büyük iş, rekabet ve takım ruhu arasındaki dengeyi mükemmel bir şekilde ayarlamak oldu. Öyle ki, takımdaki oyuncuların her biri, kötü oynadıklarında yerlerinin yeni bir transferle doldurulacağını bilmelerine rağmen var güçleriyle çalışıyorlar ve ilginçtir ki, bu büyük rekabete rağmen “Maviler” son 6-7 maçtır tam bir “takım” görüntüsü veriyor. Gol sevinçlerindeki hırs, savunmadaki yardımlaşma, paslaşmalardaki uyum adeta mucizevi. Arsenal, Man Utd gibi, bu takım uyumunu yıllar boyu ancak geliştirebilimiş ekollere rağmen Chelsea, an itibariyle, 4 ayda uyum sürecini tamamlamış bir takım görüntüsü çiziyor. Bu uzlaşmanın sağlanmasındaki en önemli rol, finansal güvencenin de verdiği rahatlık sayesinde, Mourinho’nun, takıma uyum sağlayamamış, çalışmayı sevmeyen, ya da takım oyunundan çok bireysel yetenekleriyle öne çıkan oyuncuları istediği an şutlayıp yerine yenilerini getirebilme lüksü. Véron, Crespo, Gronkjaer, Melchiot, Babayaro gibi oyuncuların satılıp ya da silinip yerlerini takım ruhuna sahip, hırslı, Gudjohnsen, Makelele, Bridge gibi oyunculara bırakması rastlantısal değil. İlginçtir, Arjen Robben’in sezon başındaki transferi öncesi “Bildiğim kadarıyla Robben bir sol kanat oyuncusu. Ben de bir sol kanat oyuncusuyum. Bu da demek oluyor ki ikimizden biri bu takıma fazla.” demecini veren Damien Duff, bugün Robben’le beraber ilk 11’de müthiş bir ikili oluşturmuş durumda. Bu durum takım ruhundaki ve birlik-beraberlikteki iyiye gidişin somut bir örneği.

Mourinho, elindeki sınırsız alternatifi en iyi şekilde kullanıyor. Takımı, zorunlu kalmadıkça değiştirmediği, Cech, Gallas, Terry, Lampard, Gudjohnsen, Makelele gibi oyuncuların üstüne kurarak geri kalan oyuncuları sürekli rotasyona sokuyor. Kezman, Carvalho, Tiago, Bridge, Joe Cole, Smertin, Geremi, Duff, Parker gibi oyuncular bu rotasyonda sık sık görev alıyor. Ancak Wenger’in Arsenal’iyle kıyaslandığında kadro açısından en büyük avantajı, belki Henry, Pires, Vieira, Ljungberg, Reyes gibi doğaüstü yeteneklere hep birden sahip olmamasına rağmen (ki kendisinde de Kezman, Robben gibi cevherler mevcut), takımın en değişmez oyuncusunun bile güvenilir alternatiflere sahip oluşu. İşte bu yüzden, Arsenal örneğinde olduğu gibi, takımın kilit parçaları sezon boyunca ara ara dinlendiriliyor ve bu oyuncuların yıpranması önleniyor. Artı, takım 4 kulvarda da mücadele etmesine rağmen (Lig, Lig Kupası, FA Cup, Şampiyonlar Ligi) kaliteli kadro ve alternatifler sayesinde takım fiziksel olarak daima dinç kalabiliyor. Arsenal nasıl yoğun maç trafiği sonrasında yorgun düşüp kötü sonuçlar alıyorsa, Chelsea de tam tersi bir şekilde, maç oynadıkça form tutuyor ve günden güne daha iyiye gidiyor. Takımın fiziksel gücü en büyük silahı haline gelmiş durumda. Mourinho’nun sabırlı ve prese dayalı futbolunu bütün bir maç boyunca disiplinli ve inatçı bir şekilde sürdürüyorlar. Israrla gol yemiyorlar. Rakibin konsantrasyonunu kaybettiği ya da yorgun düştüğü anlarda ise fiziksel güçlerini ve dinçliklerini kullanarak karşı takımın işini bitiriyorlar. Düşünebiliyor musunuz, bu takımda 70dk.’dan sonra “taze kan” olarak forvete giren isim Mateja Kezman! Nitekim bu yorulmak nedir bilmeyen Chelsea takımı rakibini en sonunda boğuyor ve galibiyete ulaşıyor. Bu hafta oynadıkları Newcastle Utd maçı da bunun tipik bir örneğiydi. Newcastle, maçın ilk yarısında sergilediği fiziksel direnci ikinci yarıda da sergileyemeyince kadrosunun avantajlarını kullanıp 4-3-3’ten 4-4-2’ye dönen Mourinho’nun “Mavileri”, Souness’ın takımını topa tuttu ve maçı 4-0 kazandı. İlginç bir detay da Kezman’ın bu maçın son dakikasında kazanılan penaltıyı gole çevirerek Premier League’deki ilk golünü atması oldu. Oyuncusunun moral kazanması için penaltıyı özellikle Kezman’a attıran kişinin Mourinho olduğunu söylemeye gerek yok herhalde.

İşin Arsenal, Man Utd, Newcastle, Liverpool ve diğer İngiliz devlerini en rahatsız eden tarafı ise sezon başında “toplama takım,” “hala takım olabilmiş değiller,” “kazanıyorlar ama kötü futbol oynuyorlar” demeçlerine maruz kalan Chelsea’nin, “kazanan takım” kimliğine bir de, “göze hoş gelen futbol oynayarak kazanan takım” kimliğini eklemesi oldu. Sezon başında maçları çoğunlukla 1-0 alan, savunmaya dayalı, heyecan vermeyen futbol oynayan Londra ekibi, sezon ilerledikçe açılıyor ve maçlarını daha farklı skorlarla kazanmaya başlıyor.

Chelsea’nin bu durdurulamayan yükselilşiyle ilgili bir parantez de Hollandalı genç süperstar Arjen Robben’e açmak gerekiyor. Robben, bence Euro2004’ün Baros’la beraber en iyi performans gösteren oyuncusuydu. Hatta, çoğu Hollandalı otorite, Hiddink Robben’e turnuvada daha fazla süre verseydi Portakalların akıbetinin çok daha iyi olmuş olabileceğini iddia ediyor. Gerçekten de, Robben, sakatlıktan kurtulup forma şansı bulduğu andan itibaren Chelsea adına inanılmaz performanslar sergiledi. Attığı goller, yaptığı asistler, bitmek tükenmek bilmeyen temposu ve spektaküler hareketleriyle 4thegame.com’un “Sizce Premiership’in şu anda en heyecan veren oyuncusu kim?” anket sorusunda Thierry Henry’den bile daha fazla tık alarak birinci oldu. İlginçtir, Chelsea’nin bu “iyi performans” serisi, tam da Robben’in takıma sakatlık sonrası entegre olduğu döneme rastlıyor. Demek ki Robben’in Chelsea’nin başarısında bir ateşleyici faktör olduğunu inkar edemeyiz.
Sonuç olarak, iki Londralı süpergücün haftaya yapacakları büyük derbi büyük olasılıkla ligin kaderini belirleyecek. Aradaki 5 puanlık fark Chelsea’nin alacağı bir galibiyet sonucu 8’e çıkacak olursa, Arsenal’in ya da herhangi bir ekibin bu farkı kapatması çok güç olacak. Gerek son haftalardaki form grafiği gerekse de Şampiyonlar Ligi’nden birinci çıkmayı garantilemiş olmasının verdiği rahatlıkla bu haftaki Avrupa maçına asılmayacak oluşu, maç yorgunu ve şu anda Şampiyonlar Ligi’ni düşünmek zorunda olan Arsenal karşısında Chelsea’yi favori kılıyor. Derbiyi sabırsızlıkla bekliyoruz.

8.12.2004

Was ist los im Berlin?

Almanya’nın başkenti Berlin’in güçlü takımı Hertha Berlin Almanya’da daha önce görmediğimiz bir adım atmaya hazırlanıyor. Yakın bir tarihte kurulması beklenen Türk Alman Fan Kulüp bence çok önemli bir adım. Başkentte olması da ayrı bir önem taşıyor tabi.

Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi çözülmeyi bekleyen hatta çözülmesi imkansız görülen birçok sorunun futboldaki paraleli çoktan çözülmüş veya paralellerine göre daha çok ilerleme göstermiş olabiliyor. 40 yıl önce İkinci Dünya Savaşı sonrası işgücüne ihtiyacı olan Almanya, işe ihtiyacı olan Türk işçilerine kapısını açmıştı. Bugün Almanya’daki Türk nüfusu iki milyonu aşkın. Günümüzde Türkçe konuşamayan göçmen torunları da bu nüfusun içinde. Özellikle aşırı milliyetçi çevreler bu büyük Türk nüfusu kendilerinden biri olarak kabullenmese de bu grup politika dahil Almanya’da birçok işte çalışmakta kendi işlerini açmakta ve diğer Almanlardan??? hiçbir farkları olmadan yaşamaktalar.

Yine de “entegrasyon” tam olarak sağlanmış değil. Aynı işte çalışsalar da, aynı amaca hizmet etseler de birçok kurumda kendilerini bir saymamakta direten(iki taraftan da) kısımlar var. 6 Aralık Pazartesi günü www.bundesliga.dedeki (Bundesliga’nın resmi sitesi) haberde Berlin’de bu ortak Fan Kulüp’ün kurulduğunu okudum. Stadyuma gittiklerinde aynı şarkıyı söyleyen, aynı golle sevinen bir grubun içinde sadece bir pasaport farkı önemsiz ve etkisiz kılınıyor bu atılımla ve zaten öyle de olmalı. Başlıkta dediğim gibi kendi kendime “Was ist los?”(neler oluyor) sorusunu sordum. Bunun Almanya’da ilk olması gerçekten önemli ve bir yandan da geç değil mi sorusunu sormaya itiyor. (Kanun dışı İslam Örgütleri’nin yediği haltların iki milyonluk bir nüfusa mal edildiği bir ortamda bu soruyu cevaplamak biraz zor tabi.) Geç tabi ama olmuş önemli olan bu. İlk olarak Hertha Berlin kulübünü kutlamak lazım. Sene başında Yıldıray’ı transfer ederek Türk nüfusu stada çekme çabalarını böyle güzel bir kurumla süslemeleri gerçekten takdire layık. Devre arasında da İlhan katılırsa sanıyorum hem oradaki Türk nüfus hem de bizler Almanya liginde Hertha Berlin’i destekliyor olabiliriz.

Olaya “kültürel entegrasyon” taraftarı olarak baktığımızda kültür çatışmalarına ılımlı ve birleşimci bir yaklaşım olarak niteleyip takdir ediyorum. Bir de kulüp yöneticiliği açısından bakıyorum ve bir kez daha takdir etmem gerektiğini düşünüyorum. İki milyon nüfuslu bir topluluktan (çoğu Berlin’de) bahsediyoruz ve bu büyük bir seyirci potansiyeli demek. Yıldıray’ın takımda olması, İlhan’ın katılacak olması ve bu fan kulübün kurulacak olması bilet satışı ve merchandising açsından Hertha Berlin bütçesine de katkıda bulunacaktır. Türk futbol seyircisinin ne kadar sadık olduğunu ben tartışmam bile. Tabi oradaki nüfusun ne kadar Türk olduğu tartışılır ama yine de ben onları Türk-Alman sentezi olarak görüyorum. Hele bir maç hatırlıyorum ki Almanya’da yaşayan Türk taraftarının sadakatini bana kanıtlar sahneler içeriyor. 1999-2000 sezonu UEFA 3.Tur ilk maçı Dortmund-Galatasaray…

Hem kulüp yöneticiliği açısından hem de milyonların takip ettiği bir sporun sosyal bir görevi de olduğunu hatırlatmaları açısından Hertha Berlin’i kutluyorum.