İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

11.07.2006

O Kafa Kaç Ton Çeker?

2006 Dünya Kupası için sıkıcı ya da benzeri yorumları yapanları anlayamıyorum. Oynanan futbolu çok beğendiğimden değil ama Dünya Kupalarının bu 15.si futbol oyununda bugüne kadar gördüğüm bir futbolcunun en büyük ağırlığına sahne olduğu için. Bizlere aktarılan büyük oyunculardan pek çoğuna zamanlama itibariyle yetişemedik. Sadece Maradona buna istisnaydı ama O’nu da Zidane’ı izlediğimiz kadar yoğunlukta seyredemediğimiz, seyredebildiğimiz zamanların çoğunda da maçları banttan takip edip o günlerin hissiyatına hakim olamadığımız için Cezayirli bir başka kaldı. Ve yine diyebilirim ki bu dünya kupasının ikinci turundan itibaren gelişen durum onun için bile başkaydı..


Muradım Zinedine Zidane kariyerinin en başarılı maçlarını çıkardı ya da bir oyuncunun oynayabileceği top bu kadardır demek değildir hemen söyleyeyim. Zidane’ın da daha iyi maçlarını seyrettim, başka futbolcuların 3,4 ya da 5 gol attıkları maçlar da. Ama seyrettiğim hiçbir oyuncu Fransa’nın 10 numarasının, Brezilya, Portekiz ve İtalya maçlarında sahip olduğu ağırlığa sahip değildi. Mesela Hagi Galatasaray’ın tartışmasız komutanıydı ama rakiplerinin saygısına özellikle de sevgisine pek mahzar olduğu söylenemezdi. Ya da şimdilerde Ronaldinho pek çok maçı (bu kupada olmadı ama) tek başına çevirebiliyor ama uyandırdığı his daha ziyade mahallenin pek yetenekli fırlamasına duyulan muhabbette benziyor. Ama Zidane öyle değil, o daha çok hepimizin ve belli ki sahadakilerin de futbolu ondan görüp sevdikleri ağabeyimiz, hani saygımızdan topu ayağından almak istemediğimiz..Futbolun Jordan’ı işte, bir blok yapıp onunla büyüdüğümüz efsaneyi bozmak yerine şerefli bir mağlubiyeti tercih edebileceğimiz insanüstü imge.


Ve derken kafa hadisesi. Dünyanın en iyi kalecisine atılan Panenka penaltısıyla başlayan ve giderek bir masala dönüşeceği izlenimini veren bir gecenin nihayeti. Böyle mi olmalıydı sorularının yükselişi. Evet bu bir masal idiyse böyle olmamalıydı ama anlaşılan o ki gerçek hayat masallardan esinlense de kendi bildiğince sonuçlanıyordu. Ve masallardaki kötü adamlar Marco Materazzi kadar acımasız ve bencil değildi belki de. Zidane’ın kaç çocuğa rol modeli olduğunu bilmiyorum, bir halkın onu ezenlere karşı direnişinin sembolü olduğundan da başarılarının Sarkozy’i faşistliğini sorgulamaya iteceğinden de emin değilim. Ama Zidane’ın dün geceye kadar rakip futbolculardan duyulabilecek her türlü küfürü duyduğundan eminim. Ve kariyerinin son maçında, bir dünya kupası finalinde yanından uzaklaştığı bir futbolcuya babalanmak amacıyla değil düpedüz zarar vermek amacıyla kafa attıran sözlerin ne olduğunu hep merak edeceğim. Ve benim gözümde Materazzi bu filmin kötü adamıdır, Zidane da profesyonel olduğunu unutmasaydı diyecek olanlara da gülüp geçerim. Profesyonellik benim bildiğim kadarıyla başkasına küfür etmeyi, tekme atmayı içermez; bugün bunlar buna dahil kabul ediliyorsa da bu benim sorunum değildir. Materazzi gibiler profesyonel sayılıp akıllı adam yerine konacak Zidane gibileri de sırf daha yetenekli oldukları ve diğerleri oyun dahilinde onları durduramadıkları için tekme yediklerinde, en galiz küfürleri işttiklerinde “profesyonelce” duracaklar, öyle mi? Hadi canım siz de, ya bu oyunu sevdiğinizi söylemekten vazgeçin ya da estetik, yeteneğe saygı gibi erdemlere sahip olduğunuzu düşünmekten..


Şiddetin her türlüsünün kötü olduğunu söyleyerek malumu beyan etmek istemiyorum. Ancak ne yalan söyleyeyim Materazzi gibiler daha kabiliyetli olanları türlü çirkefliklerle durdurup profesyonelliğin gereğini yapmış olmakla taltif edildiklerinde ya da Christiano Ronaldo gibiler karşı tarafın önemli oyuncusu atıldığında kendi kulubelerine göz kırptıklarında kanım donuyor. Futbolcuları çıkıp kıyasıya, kalleşçe olmadan mücadele ederken görmek istiyorum, rakiplerinden korkularından türlü ayak oyunu çevirirken değil.

7.07.2006

En İyi Kaleciler

Hmmm... Başlık bile yerimde durdurmayan bir keyif verdi nedense. Öncelikle bir düzeltme; geçen yazının sonunda bugünkü yazıya konu seçimin FIFA tarafından yapıldığını yazmıştım. Ama yanlış hatırlamışım. Doğrusu, Uluslararası Futbol Tarih ve İstatistik Federasyonu (IFFHS) olacakmış....

IFFHS, 1999 yılında 20. yüzyılın en iyi oyuncularını ve kalecilerini belirlemek için bir anket düzenlemiş. Anketin tam olarak nasıl yürütüldüğü açıklanmamış ancak, gazeteci ve eski oyuncuların oy verdiği tahmin ediliyor. Anketler hem bütün dünya, hem kıtalar, hem de bir çok ülke için ayrı ayrı yapılmış (maalesef Türkiye yok) ve bana göre oldukça objektif bir sonuç çıkmış ortaya. Eminim herkesin gönlündeki en iyiler farklıdır ama bu listeler, sıralama olarak olmasa da içerdiği oyuncular açısından çok az itiraz yaratacak sonuçları yansıtmış.

Kalecilere sonra döneriz. Eminim merak eden vardır; IFFHS sıralamasına göre 20. yüzyılın en iyi 10 futbolcusu şöyle sıralanmış:

OYUNCU
ÜLKESİ
PUANI
1."Pelé
Brezilya
1705
2.Johan Cruijff
Hollanda
1303
3.Franz Beckenbauer
Almanya
1228
4.Alfredo di Stéfano
Arjantin
1215
5.Diego Armando Maradona
Arjantin
1214
6.Ferenc Puskás
Macaristan
810
7.Michel Platini
Fransa
722
8.Garrincha
Brezilya
624
9.Eusébio
Portekiz
544
10.Robert Charlton
İngiltere
508

Hemen dellenip yorum yapmaya girişmeyin, bunlar benim sıralamam değil. Anlaşılan IFFHS, genel listeden ayrıştırmak yerine her kıta için ayrı bir anket de yürütmüş ki mesela G. Amerika kıtası için yapılan ankete göre Maradona, Di Stefano’nun üstünde ikinci geliyor.

Listedeki ilk kaleci 11. sırada. “Kara Panter” Lev Yashin, zaten FIFA tarafından da yüzyılın en iyi kalecisi ve yüzyılın en iyi 11’ine de seçilmiş. Demek ki bu konuda pek bir tartışma yapmak mümkün değil. Yashin’in ne kadar büyük olduğunu anlamak için bir başka ispat da kendisinin, ilk 50 futbolcu içindeki tek kaleci olması.

Efenim, yazıdan çok tablo ve listelerle geçireceğimiz bu yazıda sözü fazla uzatmadan hemen “20. Yüzyılın En İyi 20 Kalecisi”ni alkışlıyoruz.

OYUNCU
ÜLKESİ
PUANI
1.Lev Yashin
Sovyetler Birliği
1002
2.Gordon Banks
İngiltere
717
3.Dino Zoff
İtalya
661
4.Sepp Maier
Almanya
456
5.Ricardo Zamora
İspanya
443
6.José Luis Félix Chilavert
Paraguay
373
7.Peter Schmeichel
Danimarka
291
8.Peter Shilton
İngiltere
196
9.František Plánicka
Çekoslovakya
194
10.Amadeo Raúl Carrizo
Arjantin
192
11.Gilmar dos Santos Neves
Brezilya
160
12.Ladislao Mazurkiewicz
Uruguay
144
13.Patrick Jennings
İrlanda
132
14.Ubaldo Matildo Fillol
Arjantin
121
15.Antonio Carbajal
Meksika
105
16.Jean-Marie Pfaff
Belçika
95
17.Rinat Dasaev
Sovyetler Birliği
89
18.Gyula Grosics
Macaristan
87
19.Thomas Ravelli
İsveç
66
20.Walter Zenga
İtalya
62

Dikkatimi çeken nokta, 20. yüzyılın en iyi ilk 5 oyuncusundan sadece 2’si Avrupalıyken, ilk 5 kalecinin tamamı Avrupalı. Gerçi bu ilk 20’ye baktığımız zaman durum daha dengeli (Latin Amerika’dan 7 futbolcuya karşılık 6 kaleci-Carbajal dahil). Yine de, özellikle Dünya Kupası tarihini çok iyi bildiğini iddia eden benim gibi birisi için bile Carrizo ve Mazurkiewicz gibi isimler ilk anda çok bir şey ifade etmiyor. Ama mesela Carrizo’yu araştırdığım zaman “River Plate’in Elleri” diye bir lakap hakeden bir kaleciyle karşılaşıyorum. Herneyse, demek istediğim dünya futbolunda ilk akla gelen isimler arasında Latin’ler öne çıkabilmekteyken, konu kalecilik olunca Avrupa’lılar daha ağır basıyor. Bunun da oyun anlayışlarından kaynaklandığını tahmin etmek zor değil. Mesela Brezilya, her zaman için 80’lerin Los Angeles Lakers’ı gibi olmuştur: “kazanmak için yediğinden daha fazla at”.

Kaleciler listesine tek bir itirazım var. Peter Shilton’un 8. sırada ne işi var, biriniz bana söylesin Allah aşkına... Shilton’un kurtardığı bir maç hatırlayan var mı? Peki Shilton’un sattığı bir maç hatırlayan var mı? Adamın tek özelliği 40 küsür yaşına kadar kalede durmuş olması. E dayanıklılık önemliyse 15. sıradaki Carbajal niye daha yukarıda değil? Adam 5 Dünya Kupası’nda oynayabilen ilk isim (diğer tek kişi ise yanılmıyorsam Lothar Matthaus). Belki biraz da Chilavert’e burun kıvırabilirim. Anketleme teknikleri içerisinde “geçmişe yönelik bellek bulanıklığı” diyebileceğimiz bir kavram vardır. Uzak geçmiştekiler, yakın geçmiştekiler kadar “iyi” hatırlanamaz. Hele bir de televizyon gibi bir icadın evrimi düşünülürse bu kavram çok daha önemli hâle geliyor. Bilmem anlatabildim mi.?

Dedik ya bu yazı daha çok tablo dolu olacak diye. Buyrun Avrupa’nın en iyi 20’si, Latin Amerika’nın en iyi 10’u ve diğer kıtaların en iyi 3’leri. İnanın bana, Avrupa hariç tablolara dahil ettiğim sıralardan sonraki isimler hiç bir şey ifade etmeyecek. Avrupa’da ise ilk 10 alabilirdim ama kalan diğer 10 kaleciye kıyamadım ve bu yazıda isimlerini anmak istedim. Bir de benim yukarıda Latinler arasında saydığım Carbajal, Kuzey Amerika’da klasmana alınmış, onu da belirteyim.

AVRUPA
1.Lev Yashin (Sovyetler Birliği)
2.Dino Zoff (İtalya)
3.Gordon Banks (İngiltere)
4.Ricardo Zamora (İspanya)
5.Sepp Maier (F. Almanya)
6.František Plánicka (Çekoslovakya)
7.Peter Schmeichel (Danimarka)
8.Peter Shilton (İngiltere)
9.Gyula Grosics (Macaristan)
10.Jean-Marie Pfaff (Belçika)
11.Patrick Jennings (K .İrlanda)
12.Vladimir Beara (Yugoslavya)
13.Rudi Hiden (Avusturya)
14.Thomas Ravelli (İsveç)
15.Harald Schumacher (Almanya)
16. Rinat Dassaev (Sovyetler Birliği) Giampiero Combi (İtalya)
18. Jan Tomaszewski (Polonya)
19. Michel Preud’homme (Belçika)
20. Hans van Breukelen (Hollanda) Andreas Köpke (Almanya)

GÜNEY AMERİKA
1.Amadeo Raúl Carrizo (Arjantin)
2.José Luis Félix Chilavert (Paraguay)
3.Ubaldo Matildo Fillol (Arjantin)
4.Gilmar dos Santos Neves (Brezilya)
5.Ladislao Mazurkiewicz (Uruguay)
6.Roque Gaston Máspoli (Uruguay)
7.Hugo Orlando Gatti (Arjantin)
8.José René Higuíta (Kolombiya)
9.Sergio Livingstone (Şili)
10.Émerson Leão (Brezilya)

KUZEY VE ORTA AMERİKA
1.Antonio Carbajal (Meksika)
2.Luis Gabelo Conejo (Kosta Rika)
3.Kasey Keller (ABD)
ASYA
1.Mohammed Al-Deayea (S. Arabistan)
2.Naser Hejazi (İran)
3.In-Young Choi (Güney Kore)
AFRİKA
1.Joseph-Antoine Bell (Kamerun)
2.Thomas N'Kono (Kamerun)
3.Sadok Attouga (Tunus)
OKYANUSYA
1.Mark Bosnich (Avusttalya)
2.Frank Van Hattum (Yeni Zelanda)
3.James McNabb (Avustralya)

Afrika’da da müsaadenizle bir itirazım var. 1980’lerin meşhur Liverpool kalecisi ve de geçen seneki ŞL finalindeki penaltılarda Dudek’in hareketlerini taklit ettiği Bruce Grobbelaar, bence Afrika kıtasında 7.’likten daha yukarıları hak ediyor. “Doğru ya, bir de Grobbelaar vardı, n’oldu ki ona!?” diyenler var aranızda, eminim. Hikaye gerçekten ilginç bitiyor, onu da anlatıvereyim bari...
Şimdi bu Grobbelaar (her defasında yazmak zor, bundan sonra Bruce olacak kendisi), 1994 yılında Liverpool’dan, Southampton’a transfer olduğu sene, menşur The Sun gazetesi tarafından şike yapan bir grubun içerisinde olmakla suçlanıyor. Kendisi (zaten tipi de böyle cin laflara pek müsaittir), şike yapmadığını, sadece skandalın patladığı ses kaydındaki şike konuşmalarına, polise kanıt sağlamak amacıyla katıldığını iddia ediyor ve de 1997 yılı itibariyle yırtıyor. Yine cin tipine çok müsait bir şekilde, böyle bir savunmayla yırttığına şükredip oturmak yerine, The Sun’a hakaret davası açan Bruce abimiz bu davadan da 85,000 sterlin götürüyor. Ancak, The Sun işin peşini bırakmıyor ve temyiz davası sonunda iş, sekizinci senenin sonunda Lordlar Kamarası’na kadar gidiyor. Her ne kadar Bruce abimiz suçsuz bulunsa da pek sayın muhterem Lordlar, aşağıda özetlediğim öyle bir açıklama yapıyor ki bence ilgili yerlerde ders niteliğinde bile okutulabilir:
“Hakaret suçunun vuku bulması için, muhatabın itibarının kanunsuz bir şekilde lekelenmesi gerekmektedir. Bruce kardeşimiz, haberler ilk çıkana kadar itibarlı birisiyken, her ne amaçla olursa olsun sportmenliğe aykırı davranışlarda bulunmuş, Liverpool camiasına ayıp etmiş ve korunacak bir itibarı kalmamıştır”.
Bu gerekçeyle, asilzadelikten kırılan Lordlar, Grobbelaar’ın almaya kazandığı tazminat miktarını, yasal alt sınır olan 1 sterline indirmiş, üstüne üstlük The Sun’ın mahkeme masrafları olan 500,000 sterlini de diğer köşeye yuvarlayıvermiş. Bu kadar golü art arda yemeyi kaldıramayan Bruce, iflasını istemiş, doğum yeri olan G. Afrika’ya dönüp menajerliğe başlamış ve geceleri rüyalarında Anfield’a menajer olarak geri dönebilmeyi görür olmuş. The Sun, bütün İngiltere’yi zaman zaman skandallarla, çoğu zaman ise 3. sayfa fıstıklarıyla sarsmaya devam etmiş. Lordlar da uşakları, köpekleri ve de safkan atları eşliğinde ava çıkmaya devam etmişler....

Bu yazımızı da –sıralamalar kişilere göre değişse de- 20. yüzyılın en iyi kalecilerini şöyle bir hatırlayarak geçirdik. Bir sonraki yazıdan itibaren, en iyi 20 kaleciyi size tanıtmaya başlıyorum. Bir türlü karar veremedim; sondan başa mı gitsem yoksa baştan sona mı? Yazıyı yazarken, alfabetik olarak yazmayı düşündüm ama onda da –Banks hariç- en iyiler sona kalıyor. Aslında Banks’le başlamak fena fikir değil. Yashin, yüzyılın en iyi kalecisi olabilir ama Banks de çoğu insanın kabul ettiği şekilde “Yüzyılın Kurtarışı”nı yapmıştır. Hele bir Banks ile başlayalım, gerisi Allah Kerim.

5.07.2006

Final öncesi

Yazıya nasıl bir giriş yapacağımı bulamadığım için bodoslama dalıyorum. Fransa bugün Portekiz’i geçer, Euro2000 finalinin rövanşını izleriz. İki takımda öyle bir alan daraltma uygular ki duran top olmadığı sürece 90 dakikada organize ataktan gol gelmez. Olur da Fransa Dünya Şampiyonu olursa, Zidane futbol tarihine jübilesi ile Dünya Şampiyonu olan kaptan sıfatıyla ilk üçten girer.

Esasında bugün Fransa’yı İspanya ve Brezilya maçlarından daha zor bir maç bekliyor. Bu iki maçta da Fransa favori olmayan takımdı ve dörtlü savunmanın önüne Vieira ve Makalele gibi iki savunmaya dönük orta saha koydular ki bu pozisyonda daha iyi iki oyunucusu olan ülke yok. Zidane zaten maestro anlatmaya gerek yok. 6 kişi ile çok iyi alan daraltan Fransa Sağda Ribery, solda Malouda ve ilerde Henry gibi 3 tane tazısı ile çok iyi kontraataklar yakaladı. Ancak favori olduğu Portekiz önünde bu oyuncular bu kadar geniş alanlar bulamayacaktır kanımca. İspanya ve Brezilya maçlarının bir diğer ortak noktası iki maçta da Fransa milli takımının aynı 11 ile maça çıkmasıydı. “Ne var bunda?” diyeceksiniz; Raymond Domanech teknik direktör olduğu 26 maçtan bu yana ilk defa aynı 11 ile arka arkaya oynadı. Togo maçını gecenin bir yarısına koydukları için izleyemedim ama Fransa’nın favori olmadığı maçlarda olduklarına oranla çok daha iyi oynadıkları açık. Nitekim son iki maçında da Fransa oyunu kontrol eden takımdı ve daha 20. dakikada Fransa’nın Brezilya’yı eleyeceği kanımca belliydi.

Gana maçının ardından Parreira “Neden herkes bizden güzel atak futbol bekliyorken, diğer takımlardan böyle birşey beklenmiyor? Ben de herkes gibi kazanmaya bakıyorum. Tarih iyi oynayanları değil, kazananları yazar” demiş. Hemen bu tezi bir örnekle çökertelim. 1974’ün hatırlananı kazanan Almanya değil, Hollanda’dır, hatta Parreira için daha yakın örneği 1982’nin kazananı İtalya’dan öte Brezilyasından bahsedilmez mi? Herneyse sorun bu değil, herkes Brezilya’dan güzel atak futboldan öte, futbol oynamasını bekliyor. Pek kolay rakipleri karşısında Brezilya hiçbir şey oynamadan çeyrek finale gelmişti ama işte futbol ülkesine karşı oynayınca bütün foyası meydana çıktı işte.

Almanya’nın aç köpekler gibi rakip kaleye saldırdığı 4 maç sonucunda Arjantin’e karşı durulacağı aşikardı çünkü Almanlar azıcık ortasahası top yapan bir takımla karşılaştı mı sistemleri erör veriyordu çünkü zayıf savunmaları maçı rakip sahaya yıkamadıkları sürece açık veriyordu. Kosta Rika maçını izleyen her teknik direktör Alman savunmasının diklemesine çok rahat geçildiğini görmüştür. Her ne kadar bu doğrultu da Pekerman, kolay adam eksiltebilen Tevez’i oynatsa da bu yeterli değildi. Elbet Abondanzieri değişikliği gerekmeseydi çok farklı olabilirdi, diklemesine gidebilen bir Messi oyuna alınabilirdi. Bu hipotezleri gerek duymadan yine de İtalya’da olup da Arjantin’de olmayan şeyleri tartışabiliriz.

Herşeyin başında Arjantin ortasahasında tecrübesizlikten kaynaklanan bir kendine güven sorunu var. Grup maçlarında Arjantin, erken öne geçtiği için ortasahanın kendine güveni oldukça yüksekti ve çok iyi ayağa top yapıyordu. Ancak Meksika maçında gördük ki, takım öne geçemeyince orta saha panikliyor ve oyunun hakimiyetini kaybediyor. 70. dakikadan sonra maçın mutlak hakimi Meksika’ydı. Ne zaman ki Maxi Rodriguez golü attı, o noktadan sonra kendilerine duydukları güven yerine geldi ve çok daha iyi ayağa pas yapmaya başladılar.

2. önemli nokta ise Pirlo’nun her anlamda Mascherano’dan en az 3 gömlek daha üstün olmasında yatıyordu. Harika bir oyun vizyonu olan Pirlo henüz daha savunma yerleşememişken savunmanın arksına attığı toplarla Almanya’yı dengesiz yakalayabildi. Oysa ki Arjantin hücumlarında top Riquelme’ye gelene kadar iş işten geçiyordu. Bu yüzden iki takımda Almanya’ya karşı aynı oranda topa sahipken (%57), İtalya’nın kaleyi bulan 10 şutu varken Arjantin’de bu sayı 5’te kaldı.

Yine de Arjantin bu kupada genç kadrosunun başta Sırbistan maçı olmak üzere oynadıkları seyir zevki yüksek futbolla hatırlanacak. Parreira’nın dediği gibi eğer kazanan hatırlanırsa Arjantin ile aynı şekilde çeyrek finalde penaltılarla elenen İngiltere’nin de kağıt üzerinde aynı kefeye konması gerekiyor. Ancak elbette, İngiltere erken gelen bir kendi kalesine gol, son 10 dakikaya sıkışan iki gol ve bir frikik golüyle kazanan maçlardan sonra Arjantin gibi alkışlanmayacaktır. Nasıl 1998’in tüm suçu Beckham’a kaldıysa burada da tüm sorumlu Rooney olarak gösterilecektir. Oysa ki Beckham – Gerrard – Hargreaves – Lampard – Cole’den oluşan bir orta sahanın topa daha çok basmasını, oyunu kontrol etmesini beklerdik. İngiltere denilmişken tabi ki Erikson’a dokunmak Allah’ın emri: Rooney’nin sakat geldiğini bile bile turnuvaya yedek forvetsiz geldi. Herkes gibi ben de Arsenal’e geldikten sonra bir dakika bile oynamamış Theo Walcott seçiminin yanlışını eleştireceğim. Jermaine Defoe, Darren Bent ya da Dean Ashton gibi oyuncular dururken Walcott seçimi son derece absürttü.

Steve McLaren takıma bir tane de iyi bir penaltı koçu bulmalı. Ben bildim bileli bu adamlar kupalardan penaltılar yüzünden eleniyorlar. Ricardo maçtan sonra “İngilizlerin topu nereye atacağı yüzlerinden okunuyor” demiş. Karşı açıklama olarak Peter Crouch “ Sizi temin ederim ki hem turnuva öncesi, hem turnuva boyunca penaltı çalıştık. Ama bu maçtan çok farklı. Yorulmamış oluyoruz ve boş stadyumda çalışıyoruz” demiş. Sırf penaltı atsın diye 119. dakikada oyuna sokulan Carreghar, Crouch’un ilk tezini bozuyor ne yazık ki. İkinci söylediğine karşılık olarak İngiliz gazeteci Billy Blagg kendi köşesinde “Milli takım antrenmanlarında penaltı çalışırken gürültü çıkartmak için 75.000 gönüllü arıyorum” şeklinde bir ilan vermiş.

Başladığım yere geleceğim, İtalya – Fransa finali bekliyorum ve dörtlü savunmanın önüne bir tarafta Makalele – Vieira ikilisine karşılık diğer tarafta Gattuso – Pirlo ikilisi var ve duran toptan gol gelmediği sürece o maçın 90 dakikasında organize atakla gol olmaz. Sonrası allah kerim. Ha yok en baştan yanılırım, Portekiz finale çıkarsa İtalya şampiyon olur.

4.07.2006

Almanya 2006'nın Politik Gündemi

Futbol öyle bir fenomen ki, insanları öyle güzel tek potada topluyor ki, politikacılar futbola karışmadan edemiyorlar. Bazı ekonomistler, Dünya kupasını kazanmanın, bir ülkenin yıllık ekonomik büyümesini %0.7 artıracağını iddia ediyor. Tüm dünyada politik istismarın bir numaralı subjesi haline gelen futbol, 2006 yazında da dünya politik gündemini yansıtacak.

Fransa’nın 1998 kadrosu bildiğiniz üzere son derece kozmopolitti. Cezayir, Karayip, Afrika ve Ermenistan asıllı oyuncular kadronun büyük çoğunluğunu oluşturmaktaydı. İşte o takımın aynı sene kupayı kaldırması, Fransa’nın ırk entegrasyonunu meşrulaştıran, hızlandıran bir unsur olmuştu. Aynı kadronun 2000’de Avrupa şampiyonu olması, aşırı sağcı lider Le Pen’i kızdırmış, Le Pen, seçim propagandasının önemli bir kısmını bu takımı kötüleyerek yapmıştı. Le Pen, açık bir şekilde Fransa'nın koyu renkli oyuncularının Fransız halkını ve toplumunu temsil edemeyeceğini söylüyordu. 2002 Dünya Kupası’ndaki başarısızlık da yine Le Pen için müthiş bir muhalefet fırsatı olmuş, Le Pen takımın gruptan çıkamamasını maksimum düzeyde politik kazanca çevirmişti.

İşte aynı Fransa, Almanya 2006’ya yine benzer çalkantılarla geldi. Kupadan birkaç ay önce, Paris banliyölerindeki yabancı kökenli fakir gençlerin başlattığı ayaklanma bir anda tüm ülkeye yayılmış, arabalar, dükkanlar yakılmış, sokaklar savaş alanına dönmüş, başbakan Dominique de Villepin, bu olayları müteakiben gelişen öğrenci grevinden sonra iyice zor durumda kalmıştı. Yani Fransa’nın bu kupada elde edeceği önemli bir başarı Villepin’in oldukça işine gelecekken, takımın alacağı kötü sonuçlar ise Le Pen’in elini sadece daha da iyi yapacaktı. Kupa öncesi yapılan anketlerde halkın yalnızca üçte biri takımın kupada başarılı olacağına inanmışken, Fransa’nın kötü başladığı turnuvada, kupanın bir numaralı favorisi Brezilya’yı eleyerek yarı finale yükselmesi bir anda ülkedeki atmosferi değiştirdi. Takım kaptanlarından Lilian Thuram, İspanya maçı sonrası düzenlediği basın toplantısında kendisine yönetilen "muhalefet lideri Le Pen bu kadronun Fransızlıkla alakası olmadığını söylüyor siz ne diyorsunuz?" sorusuna "Hepimiz Fransızız. Bundan gurur duyuyoruz. Viva la France! Ancak Bay Le Pen'in Fransa'sı değil; daha özgürlükçü, daha kardeşçe bir Fransa." cevabını verdi. Bu sözlerden sonra salonda koca bir alkışın koptuğunu söylemem gerek yok tabii. Kısacası, birkaç ay öncesine kadar çalkantılarla boğuşan Fransa sokaklarında bugünlerde zafer şarkıları söyleniyor.

Kupa Almanya’da olunca, doğal olarak ev sahibi hükümet de boş durmuyor. Schröder’den koltuğu yenidir almış Angela Merkel’i Almanya’nın bütün maçlarında tribünde izledik. Gerçi kadrodaki yıldız isimlerin azlığı ve tecrübe eksikliği yüzünden Alman halkının kendi takımlarının sportif başarısına dair umutları kupa öncesinde çok azken, panzerlerin “turnuva takımı” olduklarını hatırlamaları ve kupanın bir başka favorisi Arjantin’i eleyerek yarı finale yükselmesi Merkel’in yüzünü güldüreceğe benziyor. Alman takımındaki Podolski, Klose, Odonkor, Borowski, Owomoyela, Asamoah gibi yabancı kökenli oyuncuların önceki Alman takım kadrolarıyla kıyasla çok fazla oluşu ise yine her maçta televizyonlara sevinç naraları atarken görüntülenmek isteyen Merkel’in “daha çoğulcu bir Almanya”’sını yansıtıyor.

Esasen, kupa öncesi Almanları en çok korkutan, ülkesinin BM Enerji Konseyi’yle yaşadığı Nükleer Güç krizi sırasında verdiği korkusuz ve tehditkar mesajlarla dikkat çeken İran başbakanı Mohammed Ahmedinecat’ın, kupa sırasında İran milli takımını izlemek için Almanya’ya ziyarete gelmek istemesiydi. BM, ABD ve İngiltere’nin çok karşı çıktığı bu ziyaret, Almanya’nın takındığı uzlaşmacı tavır ve futbolun yarattığı karnavalımsı atmosferle arada kaynayıp gitti. Peki Almanya bu ziyaretten neden bu kadar korkuyordu? NATO üyesi müttefikler tarafından yapılan baskılar bir yana, Ahmedinecat’ın sık sık vermiş olduğu anti-Semitik demeçler nedeniyle kendisine büyük sempati besleyen Neo-Nazilerin çıkarabileceği olası bir ayaklanma herhalde çiçeği burnunda Frau Merkel’in en son isteyeceği şey olurdu.

İtalya’da da yeni koalisyonun lideri Prodi’nin futbolla harmanlanmış ince göndermeleri konuşuldu. Prodi, koalisyonda yer alan ve birbirleriyle daimi fikir çatışması halindeki bakanlarına kupa öncesi “Gol atmak istiyorsak, bir takım gibi oynamalıyız. Buradaki çoğu bakan birbirini iyi tanımıyor ve takım oyunu oynamamız için en az beş yılı beraber geçirmeliyiz” diyerek, esasen “Yahu kardeşim gelin birleşin artık. Bunun üstüne de beni bi beş seneliğine daha seçin de biz bi şekil hallederiz. Önemli olan iktidarda kalalım da bi daha seçimle meçimle uğraşmayalım” modundaki düşüncelerini kibar bir şekile açıklamış oldu.

Kupa, şu an yarı finallerde yollarına devam edemeyen kimi ülkeler için de büyük politik önem taşımaktaydı. Örneğin, Turuncu Devrim sonrası Ukrayna’da iktidarı eline alan Yuşçenko’nun milli takıma büyük destek verdiği biliniyor. Tıpkı oyları elde etmenin halkın kalbinden geçtiği, halkın kalbinin de futbolla attığı Brezilya’nın başkanı Lula’nın sık sık Parreira’ya Ronaldo’nun kilolarını sorarak kamuoyunun kendine beslediği sempatiyi arttırmaya çalışması gibi…

Nitekim turnuva, Sırbistan-Karadağ’ı da aynı forma altında göreceğimiz son sportif organizasyon oldu. Bilindiği üzere, Karadağ birkaç ay önce Sırbistan’dan ayrılarak ulusal bağımsızlığını ilan etmişti. Takım, Arjantin’den 6, Fildişi’nden 3 yiyip silik bir şekilde elenirken, iki halk da birbirine buruk bir veda ediyordu aslında.

1.07.2006

Hayal Kırıklığının Adı Yine Değişmedi

Kupa öncesi yazdığım yazıda İspanya’nın artılarını eksilerini, nasıl bir turnuva geçireceğine ilişkin bazı tespitlerde bulunarak aktarmıştım. İspanya kupaya iyi başlamasına rağmen bu kez de ikinci turda belki de hiç oynamak istemeyeceği bir rakiple karşılaşmak zorunda kaldı. Fransız takımı Kore Cumhuriyeti’nden son dakikalarda yemiş olduğu golü yememiş olsa ben şu an bu yazıyı hiç yazmaya da olabilirdim ya da bir süre sonra yazıyor olurdum. Bu işler böyledir diyerek İspanyollarla ilgili aşağıdaki paragraflarda birkaç şey söyleyelim.


“Belki de turnuvadaki en iyi birkaç kadrodan biri” bu yandaki tırnak içinde ifade bana aitti. Hala arkasındayım tabi bu ifadenin. Peki Aragones ismindeki 68 yaşındaki teknik adam bunun farkına varabilmiş miydi? Önemli olan da benim değil O’nun varmasıydı elbette. Luis Aragones ile ilgili endişelerim olduğunu yazımda aktarmış mıydım hatırlamıyorum ama çevreme aktardığım bir durumdu bu. 23 kişilik kadronun seçimiyle ile ilgili bir takım hatalardan bahsetmiştim. Tekrarlayalım; Kadroda sakatlıktan yeni kurtulmuş bile olsa Vicente’nin yer almayışı önemli bir handikaptı. Bunu okurken Xavi ve Raul ne kadar faydalı oldular da Vicente olacak diyebilirsiniz haklı olabilirsiniz ama ben de haklı olabilirim. Real Madrid formasıyla belki de ilk kez tam yerinde oynamış olan ve en iyi sezonunu geçirdiğine inandığım, dünyanın en ince paslarını atan Guti’ye yer verilmeyişi de kanımca bir hataydı. Sağbek konusunda bir takım sıkıntılar yaşanacağını belirtmiştim. Kadrodaki tek sağ bek Salgado’nun yetersizliği ve stoperden bozma Ramos’un istenileni bu bölgede verememesi İspanya takımını olumsuz etkiledi. Asıl solbek olarak düşünülen Del Horno’nun sakatlanıp yerine kadroya dahil edilen Pernia bu bölgede A.Lopez’e tercih edilecek bir oyuncumuydu bu da oturulup düşünülmesi gereken bir nokta. Aragones’in tercih ettiği 4-3-3 sistemi hücuma yönelik gibi görünse de gol noktalarında ne kadar zorlanacakları hazırlık maçlarından belliyken Aragones bunda ısrarcı oldu. Asıl önemli olan noktanın Aragones’in takım tertibini bile hala belirleyememiş olmasından kaynaklanmakta. Kadro zenginliğini kullanmak adına yaptıgı değişiklikler eleştiriye tabi. Orta üçlü takım için çok önemli olmasına, turnuva öncesi Albelda’yı burada deneyeceğinin işaretini vermesine rağmen turnuvada işler değişti. Bunlara rağmen İspanya kupaya uzanabilirdi tabi. Bir sonraki paragrafta Fransa maçından bahsedelim.


İlk üç maçından sadece Tunus ve Ukrayna maçının da ilk yarısını izleyen ben, Fransa maçını doğal olarak izledim. İlk maçların ne kadar önemli olduğu gerçekten tartışılır. Fransa ile oynamak ikinci turda İspanyollar için gerçekten önemli bir şansızlıktı bunla başlamak lazım. Son dört maçını kaybettiği bir ülkeyle(Bu dört maçtaki Fransız kadrosunun benzerliğini de dikkate alırsak), hem de kupaya kötü başlayarak epeyce eleştiri almış bir takımla oynamak oldukça sevimsizdi. Maça da daha iyi başlayan Fransızlar oldu. Zaten oturmuş kadroları, muazzam tecrübeleri ve iyi savunmaya sahip bu takım, bir de inançlı bir mücadele ortaya koyunca İspanyollar beklenen etkinliği sağlayamadılar. Topa yine de İspanya sahipti bunun aksi de düşünülemezdi zaten. Hangi takımla oynarsa oynasın top mutlaka İspanya’da kalacaktı. Raul ve Fabregas değişiklikleriyle maça başlayan Aragones, İspanya’nın yıkımını 1-0 öne de geçmesine rağmen akıl almaz ofsayt taktiğiyle yapıyordu. Kim, Hangi hoca 1-0 öndeyken bile ofsayt taktiğine sığınır. Hem de Henry ve Riberry gibi oyuncuları olan bir takıma. Bu anlamsız savunma anlayışı 1-0 öndeyken farkı artırma şansına bile sahip olan İspanyol takımına komik bir gol yedirtti. İkinci yarıda da aynı taktik devam etti tabi. Henry bol bol ofsayta düşerken onun pasif kaldığı bir başka pozisyon da neredeyse golle sonuçlanıyordu. Fabregas, Xavi, Xabi Alonso üçlüsü gibi beyin bir üçlü oluşturulamazdı ama onlardan biri yerine daha savaşçı olan Senna yada Albelda gibi bir isim İspanyol takımına orta sahada daha fazla direnç sağlayabilirdi diye düşünüyorum. Makalele ve Vieria gibi dünyanın en iyi önliberolarından ikisine sahip ve çok da iyi savunması olan Fransızlara karşı Aragones’in ikinci devre başında yaptığı değişiklikler anlamlıydı aslında. Özellikle Joaquin’in maça ilave edilmesi çok doğruydu. Aslıda olması gereken Joaquin ve Reyes’in ilk onbirde olduğu sol ve sağ açığa sahip bir İspanya’nın sahada olmasıydı. Aragones bunu düşünmedi ya da düşünemedi. Turnuvaya ve Fransa maçına da iyi başlayan Torres’i, İspanyollar önde oldukları süre içinde çok daha verimli kullanabilecekken bunu başaramadılar. Öndeyken de topa çok sahip olan İspanya, ofsayt taktiği ve savunmayı orta sahaya yakın kurup geride geniş alanlar bırakarak oynamamalıydı.


Gelelim maçın hakemine; İspanya yukarıda anlatılanlara rağmen Fransız takımını Hannover’de mağlup edebilirdi. İki kritik hata çok şeye mal oldu diyebiliriz. Fransa’nın ilk golünden önce orta sahada İspanyol oyuncuya yapılan net faulu vermeyen hakem İspanya’nın savunmada sağlıksız yakalanmasına neden oldu ve sürekli dediğimiz tuhaf ofsayt anlayışının da etkisiyle ilk yarının bitimine beş dakika kala maç berabere oldu. Herkesin dikkatini daha fazla çeken de Fransa’yı 2-1 öne geçiren Puyol’un Henry’i düşürdüğü kararı ve bu serbest vuruştan gelen gol. Bu iki karar İspanya’nın elenmesine yetti diyorum. Ayrıca hakemin takdir haklarını maç içinde de Fransa lehine kullandığı intibası bende oluştu. Hakem ve teknik adam hataları İspanya için 2006’nın da erken bitmesine neden oldu.


Aragones’in hazır edemediği genç İspanyol takımı geçmişin izlerinden midir nedir belki de en kritik maçta ürkek davrandı. İstedikleri futbolu sahaya yansıtmakta bir hayli zorlandılar. 2002’deki hakem faciasını yaşamamış olsaydılar ve muhtemelen o kupanın finalisti olmuş olsaydılar acaba bugün bu turnuvadan bu kadar kolay elenirler miydi? Bu bir tartışma konusu olabilir. Hakemlerin gazabına daha önce Amerika 94’de, Japonya-Kore 2002’de uğramış olan bir takımın yine bundan nasiplenmesi FIFA’yı da sorgulamamıza yol açmalı. Maç spikerinin üçüncü Fransız golünden sonra Hoşça kal İspanya narası da kulağımdan uzunca zaman silinemeyecek.


Nostradamus mu yanıldı yoksa İspanyollar mı bunu yanlış yorumladı takdir sizlerin…