İletişim

Twitter: @ortakafagolcom E-Mail: ortakafagol.com@gmail.com

9.01.2006

İngiltere

Çok klişe bir giriş olacak ama Dünya’nın en popüler oyununun mucidi İngilizler… Futbolun beşiği derler kendilerine.. Ülkede en popüler spor, futboldur elbette.. Ama Brezilya noktasında değildir..

Futbolu bulmuşlar bulmasına da Milli Takımlar düzeyinde bütün boynuzlar kulağı geçmiş.. Sadece bir kez Dünya Şampiyonu olmuşlar (o da tartışmalı hepinizin bildiği gibi), Avrupa Şampiyonalarında ise final bile oynayamamışlar… Fakat kulüp takımları düzeyinde oldukça başarılılar.. Herkes, 70 yıllarda başlayan ve Heysel’e kadar devam eden Avrupa’daki Liverpool hegomanyasını bilir.. Güçlü olduğu kadar sempatik ve popüler bir kulüp olmayı da başaran Liverpool tüm Dünya üzerinde bir çok taraftar kazanmıştır o dönemde.. Bunlardan biri de Murat Kosova’dır mesela..

Liverpool’dan bayrağı Manchester United almıştır… Alex Ferguson önderliğinde 90 yılların başından Beckham’ın gidişine kadar olan dönemde bu kez kendi liginde ve Avrupa’da Manchester United fırtınası esmeye başlamıştır.. Bu dönemde de bir çok özenti genç Manchester taraftarı olmuştur.. Bunlardan biri de sitemizin yazarlarından Selin Unan’dır…

Şimdi ise Roman Abramovic’in Chelsea’yi satın almasıyla başlayan bir dönemdeyiz.. Şu anda yaşadığımız bu dönemi belki de 20-30 yıl sonra çocuklarımıza anlatacağız.. Ve bu dönem Abramovic sıkılana kadar devam edecek gibi…Futbolcusuyla özdeşleşmiş takımlar çok vardır.. Bir antrenörle özdeşleşmiş takımlar azdır ama vardır.. Hatta taraftarı ile özdeşleşmiş takımlar bile vardır.. Ama bir başkanla hatta bir sahiple özdeşleşmiş tarihteki tek takım belki de Chelsea…

Neyse konudan fazla sapmadan diğer İngiliz takımlarından biraz bahsedelim… Başta Aston Villa, Nottingham Forest, Arsenal, Totenham, Man City, Leeds gibi takımlar olmak üzere bir çok İngiliz takımının Avrupa’da önemli bir geçmişi var.. Özellikle 2000 li yılların başındaki Leeds United takımının, İngiliz ve Avrupa Futboluna damgasını vuracağı ve bu etkinin Milli Takım’a da yansıyacağı düşünülüyordu.. O takımın Milli Takım’a katkısı olsa da (gerçi çoğu yabancıydı) kendisine bir yararı olmadı ve dağıldı..

İngilizler deyince akla gelen ilk şey ise ligleri ve futbol kültürleri… İngiltere Premier Ligi çoğu kişi tarafından Dünya’nın en güzel ligi olarak kabul ediliyor ki bu bence de böyle.. Stadyumları, seyircisi, formaları, maç saatleri, sponsorları, yabancı sınırlaması ile tam anlamıyla kurumsallaşmış ve her şeyiyle farklı olan bir lig Premiership.. Futbolun NBA’i diyebiliriz…

Futbol kültürleri ise bir başka süper yönleri.. Tüm dünya tarafından örnek alınan bir futbol kültürleri var.. Her ne kadar Holiganizm olsa da maça gidişleri, izleyişleri, gazeteleri, kulüp yapıları, menajerlik sistemiyle başlı başına ayrı bir kültür İngiliz Futbol Kültürü…

Neyse bu kadar ön bilgi yeter… Hatta fazla bile.. İngiltere’nin 2006 Dünya Kupası şansına gelelim..
2012 Olimpiyatlar oyunlarını aldılar ve masa başında da olsa Uluslar Arası Spor Arenasında önemli bir başarı kazandılar.. Şimdi sırada sportif başarı var ve belki de ilk kez bir Dünya Kupası’nda bu kadar güçlüler..

Klasik bir İngiliz ekolü ellerindeki takım.. Gerektiğinde uzun paslarla oynayabilirler, isterlerse kısa yerden paslarla giderler sonuca.. Güçlü ve sert bir orta sahaları var, uzaktan şut atabilecek oyuncu sayısı hayli fazla ve duran toplarda da gayet iyiler.. Ama defans oyuncuları ileri çıktığı zaman.. Onun dışında orta yapmanın bir anlamı yok çünkü içerisi gayet kısa.. Devamlı saldıran, mücadele eden argo deyimiyle erkek gibi oynayan ve herkes tarafından sempati kazanan bir takıma sahipler.. Rakiplerini boğarak, ezerek yeniyorlar ve bu saydıklarımın hepsi zaten İngiliz Futbolunun temel özellikleri..

İngiliz Milli Takımının en önemli avantajı ise kadronun oturmuşluğu.. Bu kadro Eriksson önderliğinde 3-4 yıldır beraber oynuyor… Tabi eklemeler oldu, çıkanlar oldu ama temel aynı.. Ve bir sonraki Dünya Kupası’nın 2010’da olduğu düşünülünce bu jenerasyonun 08 le beraber son şanslarından biri önemli bir başarı için.. Bir nevi 04 öncesi Portekiz gibiler.. Başarıya aç, başarı için tüm hazırlıklarını sistemli bir şekilde yapmış, oturmuş, güçlü bir takım…

Kadroya bakarsak, orta sahanın ve defansın ortasının süper ikililerden oluştuğunu ve Dünya’da bir numara olduğunu söylemek gerekir.. Terry- Ferdinand defansta inanılmaz bir ikili.. Ortasahada Lampard-Gerrard ise hem hücuma çıkabilen hem defansif özelliği olan ve en önemlisi ikisini de süper yapan mükemmel bir ikili.. Bunların dışında bana göre sol bekte de mevkisinin en iyisi Ashley Cole var… Onu yedekleyen ise Wayne Bridge… Ha bu arada Ferdinand- Terry ikilisinin yedekleri de King- Campbell-Woodgate, belirtmek gerekir.. Fakat Lampard-Gerrard’ın yedekleri konusunda sıkıntı çekiyorlar.. Hargreaves düşünülebilir belki..

Sağ açıkta Beckham karizmasıyla yetiyor.. Takım kaptanı Beckham kimilerince İngiltere Tarihi’nin gelmiş geçmiş en büyük oyuncusu…
Forvet ikilisi Owen ve Rooney de gayet iyi.. Yedekleri ise Vassel ve Alan Smith gibi zibidik tipler ama yeterli..


Buraya kadar her şey süperken buradan sonra sorunlar başlıyor.. Çünkü bu mevkilerde süperstar seviyesinde oyunculara sahip olan İngiltere, diğer mevkilerde uluslar arası çapta sıradan bile zor diyeceğimiz oyunculara sahip ve takımın zayıf halkası bu oyuncular olabilir..

Kalede Paul Robinson mı, David James mi tartışmaları sürüyor şu anda, ama boş bir tartışma.. Kimi koysan iflah olmaz.. Sağ bek Gary Neville, diğer isimlerin yanında zayıf kalıyor.. Glen Johnson desen, o da olmaz… Takımdaki tek sol açık diyebileceğimiz oyuncu ise Kieron Dyer ama o da yetersiz kalıyor.. O mevkii de hiç uymasalar da Joe Cole ya da Shaun-Wright Philips’i oynatacaktır Sven Goran Eriksson..


Bu arada bu yazıyı yazarken, baştan beri favori olarak gösterdiğim İngiltere’de pek bir şey olmadığını fark ettim.. Ama söz ağızdan çıktı bir kere.. Benim 2006 Dünya Kupası favorim İngiltere ve onlar da 40 yıl sonra kupayı yeniden İngiltere’ye getireceklerine son derece inanıyorlar.. Bu yolda ilk rakipler Paraguay, Togo ve İsveç olacak… Haydi İngiltere, gözümü kara çıkarma..


Hadi Eyvallah…

7.01.2006

Para Babaları İngiltere'ye Akıyor

90’ların başında meydana gelen holiganizm ve şiddet olayları yüzünden yediği Avrupa Kupaları yasağını üstünden atan, (1993’te olması lazım) ismini “Premier League” olarak değiştiren ve bunu takiben bir yığın tüzük değişikliğine giden İngiltere Premiership futbol ligi, bugün en az NBA kadar iyi pazarlanan bir lig olma yolunda hızla ilerliyor. Hepsi halka arz edilmiş şirketlerden oluşan, profesyonel yöneticiler tarafından yönetilen ve ortalama %97 stadyum doluluk oranıyla oynayan Premier League kulüpleri ise tüm dünyadan sayısız yatırımcının iştahını kabartıyor.

            Her şey Abramovich’in Chelsea’yi satın almasıyla başladı. Bunu, şu anda ismini hatırlamadığım (belki okuyucularımız bu konuda katkıda bulunabilirler), Malezyalı ya da Endonezyalı çok güçlü bir politikacı/işadamının Liverpool'u ucuza kapamaya çalışması takip etti. O zamanlar Liverpool’un başında Rafa yoktu ve Houllier yönetimindeki takım serbest düşüşteydi. Ancak bütün bunlara rağmen Liverpool taraftarlarının durmak bilmeyen protestoları sayesinde bu şahıs hakkında daha detaylı bir mali soruşturma açıldı ve kulübün hisselerini almak için yeterli şeffaflığa sahip olmadığı düşünüldü.
            Derken MMalcolm Glazer’ın Manchester United’ın hisselerinin büyük kısmını alması skandal yarattı. Takımlarına olan sevgilerini bir kenara bırakın, Manchester şehrini bile İngiltere’de ayrı bir cumhuriyet gibi gören (Karşıyakalıların kendilerini 35.5 sayması benzeri, enteresan bir sosyal olgu) fanatik United taraftarı, bu olay sonrası defalarca sokaklara yürüdü, OldTrafford’ı yumurta yağmuruna tuttu. Hatta amatör kümeden Premiership’e çıkması ve Manchester United’ın yerini alması umuduyla için “sivil toplum futbol takımı” bile kuruldu.
           
            Bu yazıyı yazma gazını bana veren olay ise Portsmouth’ın “el değiştirmesi” olayı. Portsmouth, bilindiği üzere, an itibariyle Ada’nın en zavallı takımlarından. Küme düşme olasılığı en yüksek takımlardanlar. 21 maçta ancak 17 puan alabildiler ve Sunderland ile Birmingham’ın önünde 17.’likte zar zor duruyorlar. Geçen sezon takımı Sırp işadamı Milan Mandaric satın aldı. Evet, Portsmouth öyle Chelsea kadar büyük balık değildi belki. Takım, kendiyle aynı ismi taşıyan turistik, çok şirin bir şehirde yer alıyor. Stad Fratton Park 24 bin kişi kapasiteli. Nitekim, Mandaric de Abramovich kadar zengin değildi, bir bakıma tam dişine göre bir takım almış oldu. Bilindiği gibi, Mandaric’in de İngiltere’ye gelmeden önceki sicili çok bulanık. Yugoslav iç savaşında silah ticareti yaparak bu günlere geldiği söyleniyor. İşadamının bu kimliği, Pompey seyircisini inanılmaz rahatsız ediyor. Onlar da endişelerini protestolar aracılığıyla dile getiriyorlar. Taraftarın endişesini üçe katlayan olay ise, Sırp işadamının, 2004-05 sezonu bitiminde takımı mucizevi bir şekilde kümede tutmayı başaran Harry Redknapp’ı kovup, yerine hemşehrisi Vladimir Zajec’i getirmesi. Bütün bunların üstüne, Zajec’in, takımın geleceği olarak nitelendirilen Aiyegbeni Yakubu’yu M’borough’ya satması ve 2005-06 sezonunun başında feci bir teknik yönetim göstermesi sonucu, taraftar iyice galeyana geliyor ve baskıya dayanamayan Mandaric’in talimatıyla Redknapp yeniden başa geçiriliyor.
            Bu haftaki flaş gelişme ise, takıma, İsrailli ünlü armatör Arcadi Gaydamak’ın oğlu Alexandre Gaydamak’ın hissedar olarak katılması. Tüm Ada’dan yükselen isyan seslerinin nedeni ise, babasının yolsuzluklarla dolu geçmişi. Arcadi Gaydamak, 1994’te Angola iç savaşında ülkeye petrol karşılığında silah satarak zengin oluyor, sonra yatırımlarıyla servetini genişletiyor. Kendisi Beiter Jerusalem takımının sahibi, hakkında açılan davalar ve Putin’e olan yakınlığı nedeniyle 2002’den beri Moskova’da yaşıyor. Aynı zamanda dünyadaki en önemli Yahudi lobicilerinden biri olarak biliniyor.
            Fransa’da büyümüş olan Alexandre Gaydamak, dün Portsmouth hissedarı olarak ilk basın toplantısını düzenledi. Takımın hisselerini almasında babasının hiçbir yardımının olmadığını, bu teşebbüsün tamamen kişisel yatırımı olduğunu söyledi. Basın mensuplarına kendisini kurtarıcı olarak görmemelerini şaka yoluyla iletti ve amacının, ilk planda Portsmouth’ı bu senede kümede tutmak, sonra da uzun vadede bir şeyler yapmak olduğunu belirtti. “Ben geldim jesti” olarak nitelendirilebilecek bir hareketle de Redknapp’in çok istediği Zimbabweli genç forvet Mwaruwari’nin Auxerre’den gelmesi için gerekli olan 4.1 M£’u kasaya yatırdı.

            Özetlemek gerekirse, Ada’da huzursuzluk hat safhada. Başta Man Utd ve Pompey taraftarı olmak üzere çoğu futbolsever, liglerinin “yasal” yapısının, sadece daha fazla kar etmek ya da para aklamak amaçlı ülkeye gelen yabancılar tarafından satın alınmasını istemiyorlar. Ancak enteresandır ki, İngiliz Ligi’nin tepeye tırmanmasındaki en önemli etken de Abramovich’tir. Eğer Rus işadamı o kadar dünya yıldızını lige çekmeseydi, lig halen İspanya ve İtalya’nın gölgesinde kalacaktı. United seyircisinin nefret ettiği Glazer olmasa, Sir Alex Ferguson sadece bu haftada yeniden yapılandırma niyetine 2 oyuncuya 12.5M£ yatıramayacaktı ya da Portsmouth haddini aşan transferler yapamayacaktı.
            İyimser bir bakış açısıyla, Aziz Yılrıdım’ın upgrade versiyonu bu 3 işadamını değerlendirirsek, Amerikalı Glazer, tam bir NBA yöneticisi modunda diğerlerinden ayrılıyor. Tek amacı daha fazla kâr, sportif başarı umrunda bile değil. Üstelik istediği İngiliz usülü uzun vade başarısı da değil, ani başarı, bu nedenle Sir Alex’i kovacağı konuşuluyor. Roman Abramovich aralarından en enteresanı. Evet Ranieri’yi kovdu belki, fakat Mourinho’ya o kadar güveniyor ki hiçbir işine karışmıyor. Bu hafta Mourinho Chelsea’nin başarısını basına “Bay Abramovich’in soyunma odasına girmesi nasıl bir felaket doğuracaksa benim mali konuları ele almam da takımı iflas ettirir” demeciyle, kendine has ukala bir üslupla açıkladı. Aslında Abramovich’in amacı para aklamak değil, İngiltere’ye yapmayı planladığı devasa yatırımlar öncesi İngiliz kamuoyunun sempatisini kazanmak. Farkındaysanız kimse de zaten Abramovich’e ağzını açmıyor, rakipler dışında herkes çok mutlu!!! Portsmouth’un çiçeği burnunda yöneticilerinin ne yapacağını ise zaman gösterecek.
            Kötümser olursak, İngiltere futbolunun bugüne gelmesini sağlayan kurumsal, şikesiz, rekabetçi, altyapıya önem veren sistem ve bunun getirdiği mali yapı bozulursa dünyanın en keyifli spor organizasyonu da yok olabilir ki, bu tam bir kabus olur. Ve ben sadece 3-5 zayıf top cambazının yer aldığı La Liga, kasap loncası Serie A, ya da rezalet Türkiye Ligi’ne kalırsam naparım bilmiyorum. Heralde Fransa Ligi’ni ve koşup güzel futbol oynayan zencileri izlerimJ Yine de tahtaya vuralım: Allah korusun, nazardan saklasın.

30.12.2005

Nuri Gelmiş Memleketimin Dağlarına

Yazı Sepp Blatter’in görüşlerini dile getirmesinden sonra bu endüstrideki tezgahlarda kullanılan malzemelerin yani genç oyuncuların durumunu anlamak amacıyla yazılmıştır.



Hafta içinde FİFA başkanı Sepp Blatter Financial Times’a yaptığı açıklamalarda futbolda dönen paranın artık kendisini bile rahatsız edici boyutlara ulaştığını itiraf etti ve Roman Abromoviç’i futbola pornografik öğeler katmakla suçladı. Yani birinci ağızdan artık bu paranın bu kadar vurdumduymazca harcanmasına tepki gösterdi. 6M sterlin kazanan bir futbolcunun psikolojisini siz düşünün.20 yaşında oynadığı bir oyundan bu kadar para kazanan bir genci topluma adapte etmek üstün başarı gerektiren bir iş olmalı. Ayrıca bir de bu oyuncuların menajerleri var. 17 yaşında bir çocuk üstünden para kazanan, üretmeden pastadan pay alan, sırtlanları oyalayacak bir et parçası bulan dahi beyinler….Bu menajerler bir çocuğun kaderini pazarlıyor. Yaşayacağı ülkeyi, hangi arabaya bineceğini, hangi kadınlarla birlikte olacağını belirliyor. İşin kötü tarafı çoğu zaman hayatı pazarlanan genç oyuncularımız sadece ceplerine inecek dolarların miktarı ile ilgilenmekteler. Arkada akıp giden hayatın kendi hayatı olduğundan bi haber hangi marka arabaya daha yakın olduğu telaşı içinde….



FİFA başkanının ağzından dökülen sözler artık bu sektörde dönen paranın fahiş boyutlara ulaştığı ve normal yollardan kazanılan paralar olmadığını kanıtlıyor.Uzaklardaki bir ülkenin futbol takımına yatırım yapmayı kimse ucuz bir sevgi masalıyla açıklayamaz.Roman Abromoviç reklam için inanılmaz bir pazar buldu ve bu kadar kolay işleyeceğini kendisinin bile düşünmediği bir kara para aklama mekanizması keşfetti. Çünkü bu pazarda harcanan paralar, denetimi en az olan paralar.Chelsea artık bana eski çekiciliğinde gelmiyor. Birde bunları Londra ekibinin taraftarlarına sormak gerekir.Bu şekilde gelen bir şampiyonlukmu istersiniz, yoksa eski fedakar taraftarlığa devam etmek mi? Bu herhalde başka bir yazının konusu.Ama bir gerçek var ki Chelsea kulübü artık neredeyse mahallemizde top oynayan Alican’a bile talip olduğunu resmi sitesinden duyurup borsadaki hisselerinde hareket bekleyecek. Durum bu noktalara vardı. FİFA başkanı bu kapitalist saldırıdan genç oyuncuları mümkün olduğunca korumaya çalışacağını açıkladı ve çok doğru yolda.



Çünkü bu düzen artık çabuk starlar yaratıp bu çabuk yarattığı starları yarattığından daha çabuk yok ediyor. Düzenin yürümesi için bu gerekli ama hammaddesi insan hayatı olan bir endüstri bu kadar üretmeden tüketmeye dayanamaz ve hem genç oyuncuların hayatlarını hem de bu para döngüsünü mahvederek ayakta kalamaz, kalmamalı. Artık genç oyuncularımıza dünya takımları talip oluyor. Bizim starımız olmadan dünya starı oluyorlar ve iki sene içinde tıpış tıpış geri dönüyorlar.Örneklerle açıklamak mümkün. Bu bir tek bizim için geçerli değil bizim gibi genç nüfusa sahip ülkelerin hepsi için böyle.



Ne oldum delisi 19-20 yaşlarda, arabasının markasını her hafta değiştiren, içi boş insanlar haline geliyor bu oyuncular. Bu sistem yakında herkesi 15 dakikalığına dünya starı yapmaya aday. Dövüş kulübü filminin kült repliği bu durumu özetliyor.



“Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız.Bir amacımız ya da bir yerimiz yok. Ne büyük savaşı gördük, ne de büyük buhranı.Bizimkisi ruhani bir savaş. En büyük buhranımız hayatlarımız. Televizyonlarla büyürken birer milyoner, rock yıldızı ya da tv yıldızı olacağımızı düşündük… Olmayacağız!!! bunu yavaş yavaş öğreniyoruz ve bu yüzden çok çok kızgınız”



İnsanlar bizleri kandırıyor. Bu kadar çok yetenekli oyuncu yok piyasada ve bu paraları hak etmeyen bir sürü oyuncu yeşil sahalarda salınmalarına devam ediyor.

Artık kulüp sahipleri yüzlerini genç oyunculara çevirmiş ve onları bu döngünün içine çekip çarkı çevirmek amacındalar. Bu kapitalist düzenin futbolumuza pompaladığı para yakında futbolu boğacak. Bunları söyleyen Sepp Blatter yani futbolun başındaki isim.



Bu görüşler ışığında Nuri’yi veya onun gibi yetenekleri koruyacak bazı önlemler alınmalı görüşündeyim. Bunlara psikolojik ve mental yardım da dahil. Çünkü ortada söz konusu olan genç insanların hayatı ve bu futbol denilen, çok sevdiğimiz oyundan çok daha önemli bir mevzu.

29.12.2005

N'olacak Bu Betis'in hali, Bilbao ve Madird

İspanya’da ilk devre tatile girdi ve 8 Ocak’a kadar maç yok. Hazır böyle bir boşluk yakalamışken kafamda La Liga ile ilgili yazmak istediklerimi kağıda dökeyim dedim. En son izlediğim maç olan Bilbao – Betis maçı esasında yazmak istediklerimin çoğunu kapsıyor. Bilmiyorum, acaba NTV’nin maç seçimini yapan kişi Bilbao taraftarı mıdır nedir, her hafta mutlaka bir Atlethic Bilbao maçı izliyoruz. Ha, bir Bilbao sempatizanı olarak bundan rahatsız mıyım? Tabiki hayır! Yanlız, NTV spikerlerinin sanki bir önceki hafta da Bilbao maçı yayınlanmamışmış gibi her hafta, her hafta aynı klişe bilgileri temcit pilavı gibi önümüze sürmelerinden gına geldi. Cümlelerin sırası hiç değişmiyor, öncelikle Bilbao’nun eskiden Şampiyonlar Ligi’nde mücadele ettiğinden ama artık eski günlerini mumla aradığından ve ligde küme düşme potasında olduğundan bahsediliyor. Sonra bunun sebebi Bilbao’nun sadece Bask kökenli oyuncu oynatmasına bağlanıyor ve aynı F.Bahçe’nin yaptığı gibi “yabancısız ancak bu kadar” geyiği yapılıyor. Ama unutuluyor ki o ezik ama gururlu diye bahsedilen takım daha geçen yıl UEFA Kupası’nda Beşiktaş’a üç çekmişti. Hemen ardından ufak bir parantez açılıyor ve bunun tek istisnasının Lizarazu olduğunun ama onun da Fransız baskı sayıldığının altı çiziliyor. Araya, Bilbao formasının Basklar için milli forma sayıldığı geyiği de sıkıştırılıyor. Bunları okurken bile dejavu hissi yaşadınız di mi? İşte aynı dejavu’yü NTV spikerleri her hafta sıkılmadan tekrar tekrar yapıyorlar.

Neyse biz konumuz Athletic Bilbao’ya dönelim. Sezona, Bask derbisinde Sociedad’ı 3-0 yenerek giren Bilbao, sonrasında gerisini getiremedi ve üstüste yenilgiler aldıktan sonra çareyi teknik direktör değiştirmekte buldu. Nitekim, eski İspanya Milli Takım teknik direktörü Javier Clemente’nin takımın başına gelmesi işe yaradı. 1983 ve 84’te 2 yıl üstüste şampiyon yapan Clemente’nin gelmesinin ardından, ekimin son haftasından itibaren başlayan süreçte bir tek Alaves’e yenildiler. Bir de son olarak salaklıklarına doymasınlar son hafta Zaragoza deplasmanında 2-0 öne geçtikleri maçı verdiler.

Bilbao’nun eksikliklerine bakarsak, bunların başında hücum geliyor. Devre arası itibari ile Bilbao 17 maçta 18 gol attılar ki bunların dördü son iki maçta geldi. Takım deplasman maçlarına bir tek Exteberria’yı ileri sürerek çıkıyor. Onun arkasında da Yeste oynuyor. Ancak Yeste’nin biraz Sergenvari bir oyuncu olması sebebi ile ortasahayı toplamak için arkasına koyuduğu Orbaiz ve Curpegi daha çok defansif ağırlıklı oyuncular. Keza, sağ kanata koyduğu Exposito ve Iraola da öyle. Sol kanat ise bir başka problemli nokta. Adam olmadığı için, mecburiyetten sağ ayaklı üstüne üstlük kanat oyuncusu olmayan 19 yaşındaki Dañobeitia sol açık oynamak zorunda kalıyor. Clemente, San Mames’deki maçlarda daha cesur oynatıyor ve çift forvetle çıkıyor maçlara. Yine de artık belli ki Urzaiz artık fazlasıyla yaşlanmış (34 yaşında), 90 dakika çıkartacak enerjisi yok. Bunun yanında, U21 ile bize 2 gol atan Llorente henüz tam olgunlaşmamış.

Betis’e geçecek olursak, cidden çok şaşırtan bir performans sergiliyor bu yıl Sevilla ekibi. Bu yıl Şampiyonlar Ligi’ne katılan üstelik Chelsea’yi de yenmeyi başaran takım, ligde küme düşmeme mücadelesi veriyor. Bu tablo esasında oldukça tanıdık. Bundan 2 sezon önce de aynı şekilde Celta Vigo, tarihinde ilk defa Şampiyonlar Ligi’nde oynayıp son 16’ya kaldığı sezonda küme düşmüştü. Geçtiğimiz yazın en çok transfer spekülasyonları yapılan oyuncularından Joaquin’in bu sezon ligde, son maça kadar gol atamadan sadece 2 asisti vardı. ( Son maçta Alaves’e karşı bir gol attı, bir de attırdı.) Bunun yanından takımın en önemli gol silahı Ricardo Oliviera’nın da Kasım ayında sakatlanması da tabi önemli bir negatif nokta.

Geçelim son değinmek istediğim konuya. Gerçi haber eski, yaklaşık bir aylık: Luxembourgo’nun kovulması. Ancak Eray Çek’in son yazısında değinmedi ve benim önemli bulduğum bir konu kendisi. Açıkçası Quiroz, Camacho gibi teknik direktörlerle karşılaştırdığımda R.Madrid’e çok fazla yararı olacağını düşündüğüm biriydi Brezilyalı. Ancak işler onun için pek de iyi gitmedi. Ödüllerle dolu kariyeri ona ilk Avrupa macerasında başarıyı getirmedi. Taktiksel açıdan bakarsak, Brezilya’nın durarak oynanan futbolundan sonra Avrupa’nın hızlı futboluna pek de ayak uyduramadı. Saha dışına bakacak olursak, İspanyol gazetelerinden edindiğimiz bilgilere göre, Brezilyalı oyuncuları kamplarda kayırıyormuş falan filan. Herneyse, şu an takımın başında B takımının teknik direktörü Lopez Caro var. Elbette bu geçici bir durum. Sezonun ikinci yarısı için ne olur henüz muamma ancak sezon sonu için konuşulan isim şu an Juventus’un başında bulunan Fabio Capello.

27.12.2005

Brezilya

Katılma hakkını son anda elimizden kaçırdığımız 2006 Dünya Kupası’na 6 ay kadar bir süre kaldı. Kuralar çekildi. Grupları falan biliyorsunuz.. Bahsetmeye gerek yok.. (çok merak eden fifaworldcup.com dan öğrenebilir) Artık herkes 9 Haziran’daki Almanya-Kosta Rika maçının başlangıç düdüğünü bekliyor.. Ben de bu altı aylık süre içerisinde okurlarımızı elimden geldiğince Dünya Kupası’na hazırlamaya çalışacağım bu köşeden… Amacım Dünya Kupası’na kadar belli başlı takımları(yetişebilirse hepsini) tanıtmak, yorum yapmak..

İlk olarak,kupayı 5 kez ile en çok kazanan, şu anda da kağıt üzerinde en güçlü kadroya sahip olan Brezilya’yı mercek altına almak istedim.. Brezilya’nın kadrosunu incelemeden önce şunlardan bahsetmek gerek..


Bir kere adamlar bu kupayı beş kez ile en çok kazanan ülke.. 2006’da da kazanırsa en yakın rakipleri Almanya ve İtalya’yı ikiye katlamış olacak..
Herkesin bildiği şeyler bunlar ama adamlar resmen futbolla yatıp futbolla kalkıyorlar.. Ülke deki en büyük sektör tartışmasız futbol ve bu işten binlerce kişi ekmek yiyor.. Ayrıca yurtdışında 15.000 e yaklaşan Brezilyalı futbolcu olduğu söyleniyor ki bu müthiş bir rakam.. Zaten Dünya üzerinde en geri kalmış ülkelerden biri olan Brezilya bu kadar tanınıyorsa bunu futbola borçlu.. Örneğin ben çocukken Brezilya’yı Dünya’nın dev ülkelerinden biri sanardım..

Futbolun bu kadar sevildiği bir ülkede, herkesin iyi futbolcu olmasını ama belirli öne çıkan yıldızların olmamasını bekleyebilirsiniz. Demek istediğim 15.000 futbolcudan 100 tane milli olabilecek oyuncu çıkar ama 10 tane süper adam çıkmaz.. Yani şu anda bizim, Arjantin’in yaşadığı geniş kadro sorunu..


Ama Brezilya kadrosunun en güzel yanı kadrosunda süper yeteneklerin var olması ve ilk onbirlerinin aşağı yukarı belli olması… Bugün bir Dida, Lucio, Ronaldinho, Adriano gibi isimlerin yeri garanti takımda.. Bir de üstüne ilk onbiri zorlayamayacak ama yerlerini doldurabilecek yedekler… Ne diyelim??

Kadroyu saymaya başlamışken bir duralım ve Dida diyelim... Bana göre Dünya’nın en iyi kalecisi olan bu arkadaş takımın banko isimlerinden … Brezilya kalesinde Dünya’nın sayılı kalecilerinden birini bulunduruyor. Yedekliklerini ise Rogerio Ceni ve Marcos yapabilir..

Defansın göbeğinde ise Lucio’nun var olması güven verici.. Ekstra bir durum olmadığı takdirde gelecek yaz Almanya’nın muhteşem statlarında Lucio’yu bu kez Brezilya forması ile izleyeceğiz. Kişisel düşünceme göre o da Dünya’nın en iyi stoperi.. Fakat Brezilya defansı yine de göbekte sorun yaşıyor.. Çünkü Lucio’nun partnerinin kim olacağı konusunda bir belirsizlik var.. Demin bahsettiğim ‘nerede çokluk…’ hesabı bir durum.. Parreira, bu konuda sıkıntı yaşayacak gibi. Çünkü Juan,Roque Junior, Cris, Edmilson, Luisao gibi isimlerden hangisinin daha iyi olduğunu bulmak çok zor.. Geçen sezonu sakat geçirmese banko Edmilson olurdu ama.. Zaten artık dmc gibi oynamaya çalışıyor Barca’da... O nedenle Edmilson da tam olmuyor..


Bekler ise sorunsuz.. Tek sorun ileri fazla çıkmaları.. Dünya’nın en iyi hücum bekleri de olsalar yaşları itibariyle de geri dönmekte sorun yaşadılar mı Brezilya da sorun yaşıyor. Cafu ve Roberto Carlos biraz da 3-5-2 düzeninin bekleri. Zaten Scolari sırf onlar var diye 2002’de takımı 3-5-2 oynatmıştı. Fakat yine de Cafu ve Roberto Carlos’a sahip olan bir takıma bek pozisyonunda sıkıntı yaşıyor diyemeyiz.. Yerleri garanti fakat yedekleri de bir o kadar iyi.. Solda Gilberto, Gustavo Nery ve Slyvinho sağda da bir başka Barcalı Belletti, Maicon ve Cicinho(ismi çok hoşuma gidiyor) iyi yedekler. Bizim Milli Takım’ın bek sorunun düşününce keşke milli takımlar düzeyinde transfer olsaydı diyor insan.. Böylece federasyon da o kadar parayı sağa sola saçmamış olurdu..

Orta sahaya gelirsek… Göbekte çift önlibero olarak Emerson’un yeri garanti. Ben Emerson’u pek beğenmem ama iyidir gene abartıldığı kadar olmasa da.. Partner olarak ise birçok isim söz konusu.. En büyük aday Gliberto Silva gibi ama Beşiktaşlı Kleberson da olabilir, Galatasaray’ın almak istediği(sadece istediği) Ze Roberto da... Hatta bana kalırsa Fenerbahçeli Aurelio bile olabilir hatta olmalı.. Parreira orada Milan’daki Pirlo tarzı top yapan önlibero oynatmak isteyebilir. O zaman da Juninho Pernambucano bir aday..

Ve Brezilya deyince ilk akla gelen şey: Hücum hattı.. Burada Parreira çok akıllıca bir kararla kanat oyuncusu kullanmıyor.. Zaten beklerin yeteri kadar ileri çıktığı bir ortamda kanat oyuncusuna ne gerek var?? Ayrıca hücum hattınızda Kaka, Ronaldinho, Adriano, Ronaldo, Robinho gibi isimler varsa.. Parreira da bazen Kaka’yı sağa, Ronaldinho’yu da sola çekse de daha ziyade serbest bırakıyor bu isimleri.. İleride ise Konfederasyon Kupası’nda Robinho-Adriano oynadı ama Ronaldo gelince Robinho’ya yedeklik düşecek.. Ya da orta sahadan Kaka kesik yiyebilir. Adriano ve Ronaldinho’nun yeri ise şu an sağlam. Bence de Robinho yedek olmalı ve yedek olursa da turnuvanın süper yedeği olmaya şimdiden aday. İlerideki dört oyuncunun da yedekliğini yapabilecek olması bir başka avantaj. Hücum hattındaki bir diğer alternatif ise Baptista.. Ayrıca defansif orta sahanın da bir alternatifi kendisi.. Lyonlu Fred de forvet için bir aday..

Dikkat ederseniz bizim ülkemizde ‘süper kahraman’ olan Alex ve Ailton’dan hiç bahsetmedim. Yanlış anlamayın bu oyuncuları küçümsemiyorum ama bu iki isimden Ailton’un kadroya girmesi için olağanüstü olaylar olması gerekir. Alex ise kadroya girse de fazla oynayamaz..


Olayı böyle düşünürsek bizim Milli Takımımız bahsedildiği kadar güçlü olmadığını anlarız.. Demek istediğim kendimizi Brezilya ile kıyaslamayalım..

Sonuç olarak şu an itibariyle Brezilya tüm dünyaca Almanya 2006’nın favorisi. Belki konuşmak için daha erken ama ben de bir kura sorunu çıkmadığı takdirde son üç kupada olduğu gibi finale gelebileceklerini düşünüyorum. Ama benim favorim İngiltere(tabii elemeleri geçtiği takdirde)… Ve 4-5 ay önceki terör olaylarından sonra öldürülen gencin ardından gelen diplomatik kriz olası bir İngiltere-Brezilya maçını farklı boyutlara getirebilir.. Fakat futbolun güzelliği açısından defansif ve katı İngiltere ile ofansif ve açık Brezilya’nın kapışmasını izlemeyi hepimiz isteriz.. Değil mi??

Hadi Eyvallah…